28 Ocak 2012 Cumartesi

Yâre Doğru


Heyecanım doruklarda!

İliklerime kadar hissettiğim özlemi günler sonra sonlandırmaya gidiyorum. Ne yazsam boş kalır mutluluğumun yanında. Kanatlanıp uçasım var! Hayatımın en anlamlı kokusuna gidiyorum… Yine ellerini sımsıkı tutabilmenin sevincini yaşarken, güven içinde kaybolacağım gözlerinde. Yine aşkımı ciğerlerime kadar çekerken, bir sonra ki ay gerçekleşek olan en güzel gün için hazırlık yapacağız!

Bütün bunların yanısıra bir de ilk defa 5 şubat Pazar günü Fenerbahçe-Beşiktas derbi maçına Ruhum ile gidecek olmak, tarifi mümkün olmayan bir mutluluk! Tam mânasıyla çifte aşk! Bağırasım, özgürce koşasım, uçasım var uçasım!













Ne yapayım? Ben böyle yaşıyorum aşkı
























Kimi zaman küçük bir kız çocuğu gibi hayal dünyasının salıncağında sallanarak,
Kimi zaman doruklara erişmiş bir kadın gibi.

Özgürce!

Çabuk 1 şubat olsun!

Goncagül “İstanbulÇağdAşk

26 Ocak 2012 Perşembe

Vurulmaya Devam


Korkutuyor beni.

Anlamıyorum.

Insanların nasıl bu kadar canavarlaşabildiklerini aklım almıyor. Adam öldürmeyi bu kadar basite indirgeyen insanların olması beni ürkütüyor. En çok din/ırk ayırımı yapılamayacak olan konularda bile bıkıp usanmadan bunu öne süren zihniyetleri anlamam imkânsız. Bir insan ölmüş. Arkasından vurulmuş. Ve katilleri kim olduğu, neden vurduğu çok bariz olmasına rağmen gerekli cezayı almamışlar. Bir kadın var; gözü yaşlı, beş senedir yüreği yanıyor. Kadın gözlerini de kalbini de ilk O’na açmış. O’nu sevmiş. O’na dayamış sırtını güvenle. Yarım kalmış bir kadın var. Asaletinden susmayı tercih eden bir kadın. Kocasının ardından içi yana yana ağıt yakan bir kadın. Onbinlerce insanın saygı ve sevgi ile andıgı bir adamın karısı olmak…sevdiğini bir daha göremeyecek olmak…kalleşce vurulduğu halde adaletin yerini bulmasını beklemek…

Bana 1970-1980’lerden bahseden, Asala’nın yaptıklarını anlatan, yüzlerce şehiti öne süren kisilerin ‘gerçekten’ söylediklerinde samimi olmadıklarını diliyorum. Bu kadar körelmiş olmamalarını diliyorum. Benim için değil, kendileri için.

Geçtiğimiz hafta Pazar günü Belçika’nin Türk radyo’su Gold Radyo’da sözümona dj’lik yapan Laz asıllı birini dinledim tesadüfen. Dinlerken kulaklarıma inanamadim. Neredeyse altını çizerek Türkün Türkten başka dostu yoktur diyecek kadar ileri gitmişti. Zamanında Asala’nın yaptıklarını unutmamak gerektiğini söylüyordu. Böyle bir halkın adamı için toplanıp yürümenin, bir de üzerine Hepimiz Hrant’ız Hepimiz Ermeniyiz demenin Türkiyeye ve Türk insan’ına saygısızlık olduğunu anlatıyordu. Kısacası, mikrofonun arkasına geçip, Belçikalı Türklerin beynini böyle yıkamaya çalışıyordu. Kendilerine yazdığım ‘uyarı’ mailinin ardından gelen cevap “kaydı dinleyeceğiz” oldu. Kaydı dinledikten sonra benim yanlış anladığımı ve Ben yapmış olduğum yayında hiç bir ermeni vatandaşına  hakaret etmemişimdir , yayını dinlerseniz benim sitemim Türk olup o gösteriye katılanlardır. deyip hâlâ savunmaya çalıştı. Yazdığı bu cümle bile herşeyi açıklarken benim daha fazla uzatmam mantıksızdır.

Her düşünceye, her görüşe saygım vardır. Ama bu insanlık dışı zihniyete tahammül edemiyorum. Tekrar tekrar aynı şeyi söylüyorum;

O’nlar ne yaptıklarını bilmiyorlar… 

Goncagül "Adalet"

23 Ocak 2012 Pazartesi

Içsel Haykırışlarımın Dışsal Yansımaları part 3


Bu defa olduğu gibi haykırmak istiyorum. Komiklik yapıp yumuşatmayacağım. Ne hissediyorsam o…

Ağabeyim evleneli yani evden gideli tam beş ay oldu. Evet tam beş ay! Beş aydır akşamları ayaklarını sehpanın üzerine uzatıp mousse au chocolat yiyen biri yok. Dizi izlerken aynı sahnelerde gözgöze gelip sinerji yarattığım biri yok. Banyo alırken kendiyle beraber bütün banyo’yu yıkayan biri yok. Evde yemek yok. Kapı gıcırtısı yok. Yokta yok…
Kendisi gider gitmez haykırışlarımı biraz olsun azaltmak için odamı baştan aşağı değiştirdim. Ranza’yı yok ettim. Iki döşeği üst üste koyup kendi çapımda yeni bir trend oluşturdum. En güzeli de bu trendi kimse takip etmiyor… bir benim yerde yatan. Neyse. Tabi ki böyle sürmeyecekti. Kendimi evimizin herşeyi olan Ikea’ya atıp önce öğle yemeği höplettikten sonra en sevdiğim yatağı alacaktım. Kiremit kıırmızısı duvarımın önüne çok yakışacaktı. Fakat malumunuz veçile ben şunun şurasında bir kaç ay sonra evli bir hatun olacağım için, vazgeçtim bu sevdadan. Ikiz yataklara adadım kendimi. O yöne doğru üfledim hayallerimi. Aslında hiç bir anı bırakmadan bu toplu temizliği ve değişimi yapmamın tek sebebi, anılardır. Biryerlerde ağamın tesbihini görmeye dayanamazdım. Hâlâ polarlarının kapıma asılı olmasına göz yumamazdım. Gidişinin ertesi günü polarlardan biriyle yatmiş, tesbihi koklamaya çalışş bir kardeş olarak belirtmeliyim ki, tesbih koklamak kolay değil! Yalnızlık tavanımdaki yıldızlardan fosforumsu bir edayla yüreğime akarken teselliyi “nasıl olsa bi’ kaç sokak ötede?” demekte buldum. Yani bulamadım. Birzamanlar arada sırada birbirmizi kedi-köpek gibi yediğimiz günleri anımsayarak kendime gaz vermeye çalışırken, aklıma gelen tek hatıra bana en son yaptığı  gayet ağabey tadında ki konuşma olmuştu. Hüngürümsü ve salyamsı bir ağlama ile Orhan Gencebay’ın sazının tellerine vurup, kabullenişler içinde sümkürdüm.

Ağam artık evli bir adam. Karısı var. Benden değil evvelâ ondan sorumlu. Koltukları var bi’ kere? Simsiyah, deri. Oturuyorsun altından bir parça daha çıkıyor ayaklarını falan uzatıveriyorsun böyle hoş oluyor… Tenceresi var şaka maka içinde yemek pişiyor. Sonra kedine ait  ikiz yatağı var çok ilginçtir. Hatta ve hatta LCD televizyonu, son model playstation’u, yuvarlak küvetli banyo’su ve kapı zili var. Evet yanlış okumadın kapı zili var! Gür saçlı, sakalsız, kısa pantolonlunlu hallerini bildiğimdendir garipserim bu durumu. 
Annemin dertleri bitti. Üzerine düşeceği, yemek listesi yapmak zorunda olduğu, her dakika hazırolda beklediği günler çok geride kaldı. Tahtını bizim gelin Maral'a devretti. O’nun için iyi babamla benim için kötü olan bu durumada alışıyoruz yavaş yavaş. Tamam aç susuz değiliz latife yapıyorum. 

Velhasıl alışmak zaman aldı. Ama alıştım. Dürüst olmam gerekirse kafamda çok rahat vesselam. En azından artıları var. Çalacak bi’ kapım daha oldu misal. He sonra geliyorlar bize arada akşam çaylarına fena olmuyor. Sohbetler değişti statuler değişince, ama değişmeyen ne var ki? Ağam evlenmeden önce Çağdaşım’ın anlattıkları birbir gerçekleşti. Yeni bir hayat başladı. Eskiler kapandı. Biz farkında olmadan düşüncelerimiz büyüdü. Daha bi’ olgunlaştı. Durgunlaştık sonra…çocukluğu naftaline sarıp kaldırdık. Ara ara açıp kokluyoruz ailece. Onun da tadı başka oluyor.

Öyle işte.

Bazen paylaşmak zor olsa da…

Aynı evde olmamak koysa da…

Ben de kendi dünyamı kurma aşamasındayım sonuçta. 

En Sevdiğimle cillop şehirlerden oluşan pembe bir dünya inşa ediyoruz koca dünyanın içine. Sadece biz varız. Biz sorumluyuz herseyden. Tadına doyum olmuyor…

Goncagül “Nişanlı”

20 Ocak 2012 Cuma

Önce İnsanlık


Hayır, ben milliyetci değilim. Ben halkını çok seven ve geçmişine son derece saygı duyan biriyim. Olanın bitenin arkasında duran, aslını asla inkâr etmeyen biriyim. Ben milliyetci olsaydım, bir Türk ile evlilik kararı almazdım. Ama bunun açıklamasını yapmak istemiyorum. Çünkü daima anlamak istemeyen ve sırf suçlamak için sürekli laf üretenler olacaktır. Ben onlara yetişemem. Yetişmek istemem.

Bir de çok çabuk insan sildiğimi söylerler. Ben, hayatıma dönüp baktığimda ne kadar çok insan biriktirdiğime, ama ne kadar da azının bunu hakettiğini farkettim. Arkadaşlarımdan bahsediyorum. Dost bildiklerimden. Ne kadar yanlış tanıdıklarımdan. Saygısız olanlardan. Sevgisiz olanlardan. İnsanlıktan nasibini alamamış olanlardan. Üzülüyorum onlar için. Çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar.
Dün, sevgisine ve samimiyetine inandığım Türk asıllı arkadaşım Melis’in söylediği gibi; nasıl bir ailenin çocuğu olursan ol, nasıl yetiştirilmiş olursan ol istisna bir durum yok ise Tanrı sana akıl ve mantık vermiş. Kulaktan dolma bilgilerle şekillenmiş ve robotlaşmış olarak yorum yapmak yerine, araştırsa insan. Ölçse, tartsa,  kıyaslasa ve iyice anladıktan sonra kendi düşüncesini dile getirse. Ama nerde? Onların işleri güçleri at gözlükleriyle değerlendirip çamur atmaktır. 

Evet, yıllarca arkadaşlık ettiğim birini sildim dün hiç düşünmeden. O’da düşünmüyordu çünkü. Düşünmeden konuşuyor, saygısızca davranıyordu. “Ogün Samast gibi kahramanlara selam olsun!” diyebilecek kadar insanlık dışı sözler sarfediyordu. Herşeyden önce, bir katil'i kahraman yerine koymuştu. Bir insanı öldürmüş olması o'nu kahraman yapmıştı.


Dedim ya, üzülüyorum sadece…

Goncagül “insan”

19 Ocak 2012 Perşembe

Hepimiz Ermeniyiz!

Şu an o kadar doluyum ki! 

Bu fotoğrafı gördükten sonra orada bulunan herkese sarılıp teşekkür etmek istedim! Hepsine, tek tek!

Duygularımı ancak bu şekilde ifade edebilirim. Orada olmayı, o insanlarla birlikte yürümeyi o kadar çok isterdim ki! Hep bir ağızdan "Seni çok seviyoruz!" diye bağırmayı o kadar çok isterdim ki!

Bu ne demek biliyor musunuz? Anlayabiliyor musunuz? Bakmaktan ziyade, görebiliyor musunuz? Benim halkım bir avuç; onbinlerce Türk'ün, Rum'un, Kürt'ün ve diğerlerininde orada canla başla yürüyüp nasıl da destek olduğunun farkında mısınız...

Bu kaç kişiye nasip olur bilmiyorum ama, ben en çok bu kadar çok insanı bir arada görmenin mutluluğunu yaşıyorum! Dolu dolu oluyorum! Tekrar umutlanıyorum, güçleniyorum, seviniyorum... Bu kadar çok insanın Hrant'ı anlamış olmasının sevinci ile dolup taşıyorum!

Hrant daydayın, orada bir yerlerde bu topluluğun tek yürek olup faşistlere, bizi aptal yerine koyanlara karşı nasıl da dimdik durduklarını görsün isterdim!

Ben bir Ermeni olarak orada bulunan her can'a içtenlikle, bütün sevgimle ve sonsuz saygımla teşekkür ediyor sımsıkı sarılıyorum!

Goncagül "Umutlu"

17 Ocak 2012 Salı

Beş Yıl Oldu

Yağmurlu ve soğuk  bir gündü. Okul’dan çıkıp evin yolunu tutmuşum, yürüyorum. Kapının ardındaki sessizliği, bağıran spiker bozuyordu. Içeri girdim, yayam, annem gözlerini televizyona dikmiş bitkin bir halde olanı biteni izliyordu. Ne olduğunu anlamam çok uzun sürmedi. Hrant Dink’i vurmuştu bir ‘çocuk’…

O an benim için hazmetmesi en güç durum savunmasızca yüzüstü yerde yatıyor olmasıydı.

Bizim Hrant dayday öldürülünce kurşun bütün Ermenileri deldi geçti.

Beş yıl oldu şimdi. Adaletten vazgeçeli de oldu bir süre… Pes etmiyoruz etmesine de, yorgunluk var işte.

Bir de güvensizlik bu milletin adaletine…

Goncagül “Ermeni”


**


Yazımı 3-4 gün önce yazmıştım, 19 ocak paylaşacaktım. Karar açıklandı.
Bugün yazdıklarımda, bu milletin adaletine güvenmemekte ne kadar da haklı olduğumu gördüm bir kez daha! Ne yazık! Küçücük bile olsa içimizdeki umudu söndürdüler pis elleriyle. Öfkeli değilim. Şaşkın değilim. Boğazım düğüm düğüm, yutkunamıyorum, ağlayamıyorum! Hani, bilirsin aslında ne olduğunu. Sonucun değişmeyeceğine eminsindir. Hazırsındır da en kötüsüne! Ama dedim ya, küçücük bir umut vardı gücümüzü arttıran


Söylenecek çok.


Ama susuyorum.


Yazık.


Goncagül "altın"


11 Ocak 2012 Çarşamba

Bugün Benim Dogum Günüm!

Bir doğum günü yazısı ile daha karşınızdayım ve bu yazı önceki doğum günü yazılarıma benzemeyecek.

Sanki kitlelere hitap ediyormuşum gibi havaya da sokuyorum kendimi.
Tamam, istatistiklerde hiç aklımın ucundan geçmeyen ülkelerden okuyucularım olduğunu görüyorum. Sağolsunlar ama, ne bileyim, bazen bana bile tuhaf geliyor birilerinin paylaştıklarımla ilgilenmesi. Beni tanıyanlar bilirler, kendimi bildim bileli yazarım. Evvelâ günlük tutmaya başladım 7-8 yaşlarında. Büyüdükce, farkında olmadan daha düz yazılar yazdığımı farkettim defterlerime… Zaman geçtikce abarttım. Bulduğum her kağıt parçasına birşeyler yazıp çizdim. Resim çizmeyi ve özellikle wascolarla boya yapmayı da çok severdim. Fakat kendimi bulma yollarında yürüyüp bir oraya bir buraya savrulurken kendimi çizdiğim resimlerle değil, yazdıklarımla daha iyi ifade edebildiğimi anladım. Herşeyden önce bunun bir tür terapi olduğunu keşfettim. Hiçkimse için yazmıyordum. Kendim için yazıyordum. Her yıl, bir önceki yıl boyunca yazdığım yazıları okumayı rituel haline getirmiş, geçirdiğim evrimleri yakından incelerdim. Uzun yıllar hiçbir evrim geçirmediğimi itiraf etmek istiyorum.

Yazı yazmak vazgeçilmezim oldu. Hastalık gibi. Hatta sadece bu konu ile ilgili bir yazım bile var. Uyumadan önce hayal ettiklerinizi veya gün içinde yaptıklarınızı gözden geçirirken sanki yazıya döküyormuş gibi düşündüğünüz oluyor mu? Hastalık olduğunu bu yüzden söylüyorum. Yani vücuduma yapışmış, benden bir parça gibi. Şikayetci değilim gerçi. Ilk Türkçe romanımı okuduğumda sanırım 11 yaşındaydım. Roman gerçekten boyumdan büyüktü. Inci Aral, 11 yaşındaki bir kız çocuğunun “Içimden Kuşlar Göçüyor” adlı kitabını okuduğunu bilse ne yapar çok merak ediyorum. Aslında –zaten içimde büyümeye hazır olan – bu yazma ‘hastalığını’ tetikleyen hayatımdaki en büyük etken sevgili Iclâl Aydın’dır. Cesaretimi toplayıp kendisine mail yazdiğimda 14 yaşındaydım. Cevap geldiğinde çerçeveletip duvara asmayı bile düşünmüştüm.

Blog yazmaya da 14-15 yaşlarında başladım. Yine kendim için yazıyordum ve birilerinin okuyacağını tahmin etmiyordum. Birileri okusun diye yazmıyordum zaten. Birkaç zaman sonra, - hiç tanımadığım insanlar da dahil -  yazılarımı okuduklarını söylediklerinde şaşkına dönmüştüm. Galiba sevinmiştim. Farklı bir duygu hissetmiştim. Heyecanlanmıştım, gaza gelmiştim, kimseyle paylaşmadığım hikâyelerimi bile yayınlamak istemiştim. Ama asla “acaba ne düşünürler” düşüncesiyle yazmadım. Birileri ne der, bu oldu mu olmadı mı, acaba şunu silsem mi silmesem mi diye tereddüt etmedim. Cünkü birilerinin yazılarımı okuyor olmasını çok umursasaydım, kendim olmaktan vazgeçmek zorunda kalabilirdim. Ki benim için Twitter’da aynı hesaptır. Ama insanlar Twitter’ı artik başka amaçlar için kullandıklarından tadı kaçtı bence.

Velhasil-ı kelâm, yıllar oldu. Ben bir yaşıma daha girdim. Doğum günlerini sevmediğimi, bir insanın neden bunu kutlayıp dimtisdimtis partiler yaptığını anlamadığımı artik cümle âlem biliyor. Tekrarlamaya gerek yok. Lâkin bu sene bir değişiğim ben. Bir başkayım. Hani, “bir yaş daha yaşlandığımı hissetmiyorum” der dururdum ya ben? Ben bu kez evrim geçiriyorum. Ben bu yıl doğduğum günü geçiştirmek yerine, kendime güzellik yapıp “iyi ki doğmuşum” demek istiyorum. Düşündüklerimin ve yaptıklarımın çelistiği zamanlar oldu. Misal, “Insan mutluluğu başka yerlerde değil, kendi içinde aramalıdır en başta. Bir başkasına bağlamamalı yaşama sevincini.” diye nutuk atarken ve gayet bunun farkındayken bu doğrultuda yaşamadım. Hiç kendim için yaşamadım. Son bir yılda ne çok değişmşim. Ne çok karar almışım. Birileri kırılmasın diye sustuklarımı hâlâ susuyor olsamda sıvazlamıyorum artık kimsenin sırtını.

Ben iyi ki doğmuşum bence… Bir sebebi vardı dünyaya gelmemin. Tanrı’nın, hepimiz için olduğu gibi benim için de bir planı var. Yeni yaşımı seviyorum. Bu değişimi seviyorum. Tabi ki halen parti yapmamakta kararlıyım :-) bu onun gibi birşey değil.

 

Bir kaç ay sonra evlenecek olan kocaman bir kız oldum ben artık. Daha da büyümek, sevdiklerim tarafından öğütülmek, daha çok olgunlaşmak, daha fazla yazmak, saçlarımda daha çok beyazlar görmek, canım Sevgilimden çocuklar doğurmak ve benden sonrakilere öğretebilmek istiyorum.

Iyi ki yaratmış beni Baba Tanrı. Iyi ki böyle yaratmış. Iyi ki benim bütün cadılıklarıma rağmen beni kendinde saklamış. Iyi ki daha fazla bekletmeden yol arkadaşımın avucuna emanet etmiş ellerimi.

Yıllardır okuyan gözlerinizden öpüyorum.

Seven, sevmeyen herkese teşekkür ediyorum.

Goncagül “yeniYaşlandı”


7 Ocak 2012 Cumartesi

Alnı Alnımdayken Hayat

Daha önce hiç koklanmamış bir koku gibi...

Söylenmemiş bir şarkı gibi...

Hatta bilinmeyen bir sır gibi!

Öylesine güzel ve değerli. 

Kıyaslanırsa üzülecek. 
Bunu haketmeyecek. 
El değmemiş bir gül yaprağının kadifeligi var yüzünde. Kalp atışlarında ritim tuttum. 

Bilmediğim bir bestenin sözlerinde boğdu beni sonra... Gözyaşlarımla yıkadım saçlarını. Belki farkında değildi. Ya da toparlanmamı istemedi. Hiç olmadığı kadar rahat, hiç olmadığım kadar 'ben', hiç olamayacağı kadar anlamlı ve mükemmeldi. 
Anlatırsam zedelenecek sanki. Yaşadıklarımı yazarsam hikâyem dağılacak gibi. Susuyorum bu yüzden. 

Kokusunu avuçlarımda hapsettim. Sesi herdaim kulaklarımda çınlasın diye her tınısını ezberledim. Gözlerinde gördüğüm yansımamı sevdim. Dizlerinin üzerinde ki elimi sevdim. Saçlarımda ki nefesini sevdim. 

Alnı alnımdayken hayat bulduğum noktadan soluyorum şimdi ümitleri...

Goncagül "Sevdalı"

6 Ocak 2012 Cuma

Muck

Ben demiştim demeyi hiç sevmiyorum sevgili okurcan ama,

Ben bal gibi de demiştim bu dizi beş para etmez diye!

Hayır çekim harika, oyuncular o kadar olmasada kıyafetler müthiş, danslara da diyecek yok ama orjinal olayım derken yurdum insanı yine bir kaç hafta sonra yayından kaldırılası bir dizi çekmiş. Bu özenti davranışlar nereye kadar sürüp gidecek böyle bilmiyorum. Aslında hatayı nerede yapıyorlar onu da düşün düşün bulamadım. Fakat bir işi 'olsun' diye yaptığın zaman o iş 'olmuyor' canım.

Herşeyden önce, değişik olsun diye buldukları isim berbat ötesi. Muck. Mucuk desen olmuyor, şekil olsun diye gerçekten

-Bak! Mppppwwuaaah!!! başladı!

desen yine olmuyor, tadı kaçıyor. Mesela Azra Akın tamam çok güzel çok zarif çok candan çok concon hepsine tamam ama, memlekette daha yetenekli bir sürü oyuncumuz varken neden o? Ondanda geçtim yıllar öncesinin Pusat'ı hiç olmuş mu?

Hiç olmamış.

Diziyi daha fazla yermeye niyetim yok lâkin bu işkence sona ermeli.

Öptüm!

Goncagül "Blog Mucklaması"

3 Ocak 2012 Salı

Yepyeniyiz

Gecikmiş olsa da, bu yıl da geleneği bozmadan bir 'yeniyıl' yazısı ile karşındayım sevgili okurcan. Geçen yıl isteklerimi sıralamaktan vazgeçtiğimi yazmıştım zaten. Bu öyle bir yazı olmayacak. Yeni yıl, isteklerini yerine getirmez. Yeni yıl, isteklerini karşılamaz. Yeni yıl'dan beklentilerin olamaz. Bu böyledir. Isteklerini de kararlarını da sen belirler yine sen gerçekleştirirsin sonuçta. Imkânsizlığı ve zorluklarıda Tanrı'nın önüne sunarsın. Beklersin sessizce. Umut edersin. Hatta bazen ciğerlerin sökülürcesine aglarsın. Öyle içten dilersin ki, gözyaşlarınla sularsin ümidini. Büyür sonra, olgunlaşır. Beklemek, sabretmek zevk verir bir süre sonra. Sessiz kalmak zordur belki ama, mükafatını alirsin en doğru zamanda!

2011'e girişimi anımsadığımda aklıma hüznümle yoğurdugum dualarım geliyor. Bir kilise çanı çınlıyor kulaklarımda. Ayakkabılarımı anımsıyorum. Daha doğrusu, kilisenin karlajlarındaki ıslaklığı. Can çekişen bir sinek vardı bir de. Kilisenin tam ortasında. Soğuk rüzgârların sebep olduğu gürültülü sesleri anımsıyorum. Zenci bir bayanın gözlerini kapatıp dua edişini anımsıyorum. Tanrı'ya olan haykırışlarımın sonucunda beni bu ayetle o gün mutlu ettiğini anımsıyorum: "Ne mutlu RAB'den korkana! O'nun yolunda yürüyene!Emeğinin ürününü yiyeceksin, Mutlu ve başarılı olacaksın. Eşin evinde verimli bir asma gibi olacak. Çocukların zeytin filizleri gibi sofranın çevresinde. İşte RAB'den korkan kişi böyle kutsanacak. RAB seni Siyon'dan kutsasın! Yeruşalim'in gönencini göresin, Bütün yaşamın boyunca! Çocuklarının çocuklarını göresin! İsrail'e esenlik olsun!" ~ 128.Mezmur

Düşüşlerim oldu. Hayalkırıklıkları yaşadım. Kalbim kırıldı. Üzüldüm. Anlayamadım. Ben de üzdüm. Ama 2011 de Tanrı bana ayakta durmasını öğretti. O'na güvenenin utandırılmayacağını ögretti. Iyiliğin ürününü yiyebileceğimi gösterdi zaman zaman.

Mavi kemanımı alamadım ama pes etmiyorum :-)
2012 ne getirir, ne yaşatır, nasıl olur tam olarak bilmiyorum ama, nasıl girdiğimi çok iyi biliyorum! ve değil 2012, sonsuza kadar o aşk ile, o mutlulukla yaşayacağımı biliyorum! Tanrı benim hayallerimi gerçekleştirmekle kalmayıp, benim bile hayal edemeyeceğim güzellikleride ekledi. Ne yazsam boş, ne dilesem boş bu eşsiz sevginin karşısında. Mutluyum ben hiç olmadığım kadar!

Önce Tanrı'ma, sonra O'nun yarattığı Cağdaşıma binlerce kez teşekkür ediyorum.

Hepinize saglıklı, sahici mutluluklarla dolu bir yıl diliyorum!
Goncagül "erdi"