15 Şubat 2017 Çarşamba

Sevgilimler günü

Özel günlere, özellikle de 'sevgililer günü'ne pek değer vermesem de, bu yıl herzamankinden farklı. Duygularımı kelimelere dökebilmek için nereden başlasam bilmiyorum...tabletten yazmayı da hiç sevmiyorum.
Bir hastane odasındayım. Oldukça uykusuzum. Sanırım en son Çağdaş İstanbul'da yaşarken sabaha kadar konuştuğumuz da bu kadar uykusuzdum. Malum, aşk bu. İnsanı seve seve uykusuz bırakır, aç bırakır, açıkta bırakır...
Şimdi bu aşka bir yenisi daha eklendi. Doğduğundan bu yana yaklaşık 50 gündür mücadele eden kızım...50 gündür bizden uzakta uyumak zorunda kaldı. Hastane evi oldu. Biz hem duygusal hem de fiziksel inanılmaz zorluklar yaşadık. Minnacık bebeğimize doymak mümkün değilken bir de hergün ondan ayrılmak zorunda kaldık.

Dün gece ilk defa bu hastane odasında kızımla bir gece geçirdim. Rüyamda bile onu gördüm. Sevgililer günü, minik sevgilimle anlamlandı bu yıl. Paha biçilmez bir lütuf. Herşeye değen... kendini unuttuğun ama yine de yenilendiğin...

Şimdi o mışıl mışıl uyurken, bugün bir an önce hep beraber eve gitmeyi hayal ediyorum!

Goncagül "mom"

1 Ocak 2017 Pazar

Esther İdil geldi


2016 genel olarak zor bir yıl oldu. Ailemizde kayıplar, en sevdiklerimizde görülüp bizi kaygılandıran hastalıklar... Ama hayat tam da olması gerektiği gibi hiç durmadan devam ediyor. Yeni tecrübeler kazandırıp ya olgunlaştırıyor ya da yine kendi seçimlerimiz doğrultusunda yüreklerimizi katılaştırıyor. Hiç farketmeden sadece kendi çıkarını düşünen bencil insanlar haline dönebiliyoruz. 

Bizim için 2016'nın son 7 ayı, aldığımız güzel bir bebek haberiyle biraz daha heyecanlı ve mutlu geçti. 

2017'ye, tv de Tarkan - Ahde vefa dinleyerek girmeyi planlıyordum, fakat annesi gibi "kambersiz düğün olmaz" deyip eğlenceye katılmak istemiş olacak ki, 31 Aralık sabahı kabus gibi başladı. 7 aylık çocuğumuz hiç beklenmedik şekilde doğuma hazırdı, ya da kaybediyorduk. Hayatımda hiç bu kadar korktuğumu hatırlamıyorum. Hani filmlerde gözlerini ovuşturup acaba kabus mu görüyorum? olayı var ya, bizzat yaşadım. Aklımı kaybediyorum zannettim. Bir yandan sevdiğim insanın metanetinden beslenmeye, huzur bulmaya çalışıyorum. Belli etmeyeyim, o da iyice kahrolmasın diye çabalıyorum vesaire derken... ambulans ile başka bir hastaneye sevkedilerek bir ilke daha imza atıp, istemeye istemeye ama bir o kadar da kararlı bir şekilde şu sözler geçti içimden: "Sen verdin, sen alabilirsin. İraden olsun, ama beni hazırla..." Şu an bu cümleyi yazmak bile ne kadar acı verdi anlatamam. Ama tüm vücudum korkudan titrerken bunları istemeden de olsa söyleme kararı almak beni bir anda o şok etkisinden kurtarıp sakinleştirdi. Bana giderken sakinleştirici filan da verilmedi. Ama sakinleşmiştim işte. Zangır zangır titreyen bedenim uyuşmuştu. Hazırdım herşeye. Teslimdim yine beni hiçbir zaman utandırmayanın kudretli ellerine. 

Doğumumu yapmayı planladığımız ilk hastaneden, sevkedildiğim Üniversite hastanesine kadar karşımıza çıkan her insan, gerçekten de insandı! Bunun nasıl bir lütuf olduğunu anlatamam, kelime bulamıyorum.
Gelen suyuma rağmen ilk önce doğumu durdurmaya çalıştılarsa da kızım babasına özenmiş, benim 9 ay 10 günlük doğmama aldırış etmemiş, babam da babam demişti çoktan...(inanması güç ama Çağdaş da 7,5 aylık doğmuş).

 Kızımız Esther İdil dün 18:42 de doğarak partiye yetişti. Kendi başına nefes alabildi. Kendi doktorumun ve bir uzman doktorun söylediğinin aksine, olması gerektiği gibi 3 göbek bağı alteri ile doğdu. Ben de aralıklı olarak yaklaşık 4 saat doğum sancısı çektikten sonra zaten yapmayı planladığım epiduralle güle oynaya (ama cidden güle oynaya) kızımın normal doğumla dünyaya gelmesine vesile oldum 😎
 Doğum sancısının tarifsiz ağrısı ve epiduralin kıymeti ile ilgili daha sonra ayrıntılı olarak yazarım. 

Doğum biter bitmez şu sözler gaytiihtiyari geçti içimden: Herşey hayalimin ötesinde, rüya gibi!

Sonra birden aklım başıma geldi. Daha 16 saat önce "Kabus mu bu?" diyen kadından mı çıktı şimdi bu cümle? 

" İnsan yüreğinde çok şey tasarlar, Ama gerçekleşen, RAB'bin amacıdır."
S.ÖZDEYİŞLERİ 19:21 



Öncelikle Çağdaş'ıma yüzmilyonlarcağğğ kez teşekkür ediyorum. Bir kez daha aşık oldum, bir kez daha "iyi ki!" dedim! Sen gerçekten bana verilmiş en güzel armağansın! Bir bakışımdan herşeyi anlayan, kendi duygularından önce beni düşünen, güçlü savaşçım. Perişan yakışıklım.


Sonra beni göremediği halde hastanede bekleyen güzel ailem! İstanbul'dan bize destek olan canımız annemiz! Size ne söylesem az... varlığınızı bana öyle güzel hissettirdiniz, öyle büyük güç oldunuz ki anlatamam! 


Canım anam... şu kapıdan içeri girse, bi sarılsam yeter dediğim. İçeri almadılar ama telepatin bana ulaştı.




Ve dostlarımız...Özellikle Dana & Andy... siz bizim için lütufsunuz. 




Hepinizi çok seviyorum!




Niye bu kadar uzattım; duygularımızı değiştirmek, aklımızdan geçen düşünceyi seçmekten başlıyor bence. Bunu birkez daha kanlı canlı deneyimledim. Yani insansın, korkuyorsun, hissediyorsun ve aksini istemiyorsun! Herşey iyi olsun istiyorsun! Ama böyle istemene rağmen teslim olduğunda utandırılmıyorsun. 


En büyük teşekkürüm, minnetim Tanrı'ya... Onunda kelimelerle ifadesi mümkün değil.

Goncagül "Ana"

23 Ekim 2016 Pazar

Nerelerdeyim ve Kiremit Kırmızısı Duvarım

Bu satırları eski odamdan yazıyorum. Eski odamın havası bi başka... 
Tabii farklılıklar var. Mesela masamın yerini değiştirdiler. Artık aynı duvara bakmıyorum. Kiremit kırmızısı duvarım da arkamda değil, yanımda. Yatağımın karşısında bir ütü masası var. Yatağımın üzerinde annemin kıyafetleri; hafiften bir giyinme ve çamaşır odası görevini görüyor, her yanında izlerim olan oda... Buraya evlendiğimden beri ne zaman girsem içim burkuluyor. Olduğu gibi kalsın isterdim nedense. Mümkün değil ki. Herşey gibi bu da bıraktığım gibi kalamazdı. Bir adet yeni yerleştirilmiş koşu bandı ve masamın üzeri babamın iş evraklarıyla kaplı. Bu bilgisayar hep yabancıydı gerçi ama bu defa daha yabancı. Klavye tuşları parmak uçlarıma oldukca eğreti. Değmesiyle çekilmesi bir oluyor. Bu kadar değişikliğin içinde benim de yüzdeyüz aynı kalmamın imkani yok. Kalmayayım da zaten. Kalamam da zaten... Bu odadan çıkarken, yani bekar olarak çıktığım o son gün bunu biliyordum. Negatif değil bu. Tam tersi.  İnsan büyüyor, olgunlaşıyor, öğrenmeye devam ediyor... Ve en önemlisi de hayalini kurduğu bütün kurguları sevdiğinin elinden tutarak yaşıyor. 

Yine de değişmeyen şeyler var. Yazı yazarken dinlediğim müzikler gibi. Mesela şu an yine yeniden Karikatür Komedya'nın enstrümental hali çınlıyor duvarlarımda. Tavanıma yapıştırdığım yıldızlar duruyor. Kapımın ardındaki "Gülümsemeyi unutma" sticker'i duruyor. Hatta 2008'de Viyana'da kazandığım madalyon bile kapı askısının üzerinde. Sanırım annem ayıcıklarıma da kıyamamış olacak ki onlar da oldukları yerde duruyorlar...

Neyse işte.
Peki ben bunca zamandır neredeyim ne yapıyorum diye sordum kendime. Neden  yazmayı bıraktım? Buraya yazmak biyerde dursun, minicik notlar bile alamıyorum artık. Yazmıyorum değil, yazamıyorum. İstemsiz. Her başladığımda tıkandım. Söylemek istediğim her kelimenin sonu bomboş kaldı. Anlamsız geldi. Devamı gelmedi, gelemedi. 

Ve sonra elle tutulur harika bir sebebim oldu. 
Çokca mide bulantısı...
İştahsızlık...
Halsizlik...
Kokuya karşı duyarlılık...
Biraz daha fazla aşk... : )

Bugün bu satırları iki kişi olarak yazıyorum. 
Bedenimde atan başka bir kalple beraber.
Hem de bu odada; Kiremit kırmızısı duvarım, asılı hayallerim, çocukluğum, gözyaşım, delicesine mutluluğumla beraber. 27'ye iki ay kala, bir ekstra canla.

Hani bazı duyguların tarifi yoktur...
Bu da öyle. 

Zor geçen ama her gününe değen kocaman beş ay. 


Sonra, duymamaya görmemeye özen göstermeye çalıştım canımı sıkacak herşeyi. Haberleri izlemeyeyim mesela dedim. Karar aldım. Fakat bu kendime yapabileceğim en büyük ikiyüzlülüklerden biri olacağına inandığım için, ve biraz da imkansız oldugu için antenlerimi tekrar açtım. 

Uzun lafın kısası, hayat bu. Kayıtsız kalamıyorsun patlayan bombalara, tecavüz edilip katledilen küçücük bedenlere...

İşte öyle biryerdeyim.

 yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe...

Goncagül "Aşk'ın Meyvesi"


1 Temmuz 2016 Cuma

Kum Gibi

Aslında herzaman, yani ben kendimi bildim bileli biryerlerde bombalar patlıyor ve masum insanlar ölüyordu. Bebekler ölüyordu. Kendimi bildim bileli kanlı bebek cesetleri görmüşlüğüm var. Ağıt yakan analar görmüşlüğüm de var. Oğlunun cansız bedenini kucaklayan acılı babaları da gördüm. Yerle bir olmuş şehirlerin üzerini ölüm sisi kaplamış, insanlar hangi bombaya ya da kurşuna yenileceklerini düşünüyorlardı kesin. Üzülüyordum. Fakat ne acıdır ki, isyanlarımın yerini alışmış bir ruh hali almıştı. Oralarda zaten savaşlar hep vardı ve çocuklar ölmek için doğarlardı...utanıyorum yazarken. Ama kandırmıyorum artık kendimi. Şimdi o bombalarla yaşayan, her an heryerde teröre kurban gidebilirim düşüncesiyle yaşayan bizleriz. Biz, kendini herdaim güvende ve 'farklı' zannedenler. Şimdi heryer, herkes aynı. Farklı değiliz. Hiç olmadık. Birileri yönetir, biz de uyum sağlarız. En acısı kanıksamak diyorum, kanıksıyoruz. Her ölen masum insanın ardından içim kan ağlıyor. Ama her sabah güneşle beraber doğmaktan vazgeçmiyor insan. İstesen de istemesen de hayat devam ediyor. Bu yüzden inancıma sımsıkı sarılıp, her yeni güne umutla bakmaya devam...basit, sade, koşturmadan. Birbirimizle yarışmadan.

Goncagül "Kum"

29 Haziran 2016 Çarşamba

Buz

Eskiden kendim için yaptığım en iyi şeylerden birtanesi bol bol yazmaktı. Aklımdan ve yüreğimden geçen her ne varsa... Çok üzerinde durmadan. Ama son zamanlarda, yazmak için her oturuşumda ekran başına, donup kalıyorum. Yazmadan önce zihnimden geçen bütün cümleler yok oluyor sanki. Anlatmak istediğim herşey sis bulutu olup bir anda sönüyor. Uzun uzun asalak gibi kalıyorum öylece... Miden bulanır ama birtürlü öğürüp kusamazsın ya hani, onun gibi... Vaz mı geçiyorum, iyice kendime mi dönüyorum, artık anlamsız olduğunu mu düşünüyorum, kelimelere mi küsüyorum, ifademde mi sıkıntı olmaya başladı, hiçbir fikrim yok. Kaç yazıya başladım, kaçını bitiremeden sakladım... 

Ve yine dondum.
Üstelik kahve de var.
Kafamın içindekiler bağırıyor. Ama çıkmıyor. 

Sanırım artık yazmak çok anlamsız.
Yazacak onca şey varken...

22 Mayıs 2016 Pazar

Yanıma Aldım Kendimi Ve Yürüdüm İnce Çizgisinde Yolumun

Yazımı yazmaya başlamadan kafamın içinde çalan şarkı buydu. 
Çünkü tam manasıyla duygularımın ve son günlerde yaşadıklarımın özeti bu cümle sanırım. Şu anda da farklı hissetmiyorum. My silver lining çalıyor ve tuhaf ama türk kahvesi içiyorum.  Diyeceksin ki bunun neresi tuhaf? Tuhaf işte çünkü ben çay ya da bilemedin filtre kahveden başka birşey içmezdim. Türk kahvesini yayam (Ananem) isteyecek de ben yapacağım da canım çekecek de eşlik edeceğim... İlişkimiz bu kadar-dı. Fakat son bir aydır bağımlısı oldum diyebilirim. 

Hayatımdaki değişiklikler bu kadarıyla kalsa iyi. Ergenliğimin kaç yaşımda başlayıp kaç yaşımda bittiği ile ilgili emin değilim ama, 26 yaşım aynı ergenliğimdeki gibi beni başka birşeye dönüştürmeye başladı. Sevmediklerimi seviyor, asla yapmam dediklerimi yapıyor, kim ben mi? hayatta olmaz! dediklerimi olduruyorum. En büyük marjinalliyim herşey tek renk iken turuncu oje sürmek ile sağ bileğime dövme yaptırmak olmuştu. Bunun yanısıra sanırım 14 yaşındayken converse'lerimin ön tarafına kalemle Fenerbahçe yazmak. Bunun adı marjinallikse şayet...
Ha ben kaşımı deldirmek istemedim mi? istedim ama babamın diğer kaşını da ben delerim tehditleri karşısında fazla direnemeyince o isteğim bir hayalden öteye gidemedi. Hal böyleyken, bu değişik isteklerimi rafa kaldırdım zannediyordum ki, yeni bir fikirle şartellerim atana kadar. Son derece "asla yaptırmam" diyebileceğim birşeyi, ensemdeki bir tutam saçı griye boyattım. Hayır başım göğe ermedi. Hoş, griden çok platin oldu o ayrı mesele. 

Bitmedi. 
Asla dinlemeyeceğim tarzda ki bir şarkıyı günlerdir - temizlik yaparken, yolculuk ederken, sabah uyanınca, ... - hiç durmadan dinliyorum. Şarkı o kadar benimle alakasız ki ismini vermeye utanıyorum. Ne yani utanılacak ne var sevdiysen sevdin işte NEYE GÖRE KİME GÖRE?! diye bağıran alter egoma ayar çekiyor, içsel haykırışlarımı dengelemeye çalışıyorum. Yalnız, alter egomdan bahsetmeyeli herhalde 10 sene olmuştur. Dedim ya, ergenlik gibi birşey yaşıyorum? 

Bitmedi...
Derin bir yalnızlığın tadını çıkartıyorum.
Önceki yazılarımdan birinde bahsettiğim gibi... Yaşadığım en gerçek duygulardan biri. Ailem, en sevdiğim, onlardan bahsetmiyorum. Bu başka birşey. Eskiden de yaşadığımı zannettiğim ama içten içe kendimi yiyip bitirdiğim. Hep ama hep anlaşılmaya çalıştığım ama hiç anlamak istemediğim günlerdeki gibi değil. Bu daha derin ve daha gerçek. 16 yaş yalnızlığı ile 26 yaş yalnızlığını kapıştırırım : ) 26 yaş galip gelir, öyle diğim ben sağa.

Yani nasıl desem... Olgunlukla çocukluğun harmanlaşmış haliyim. Hem çok, hatta aşırı çocuğum. Yaramazım. Çılgınca fikirlerim var, ki hiç bitmediler. Hem de fazlasıyla olgun. Fazlasıyla ak sakallı dede ve bir o kadar "geçer çocuğum bu da geçer" li bir teyzeyim. 

Adını koyamıyorum. Ama sevdim. Dokuzuncu ayımda gibiyim. Doğdum doğacağım. Kafam çıktı çıkacak. Oksijeni içime çektim çekeceğim. Gözlerim açıldı açılacak... Seveceğim burayı, şimdiden anladım : )


Goncagül "Büyük Bebek"

18 Mayıs 2016 Çarşamba

Duygu önceliği

Can Dündar'dan tutun en yakın arkadaşlarımdan birisinin hamileliğine...
En küçük kuzenimin nikahından Matthias'dan sonraki doğmamış yeğenime...
Gayet radikal bir kararla ensemdeki bir tutam saçı griye boyatmama...
Mayısın onsekizinde birden bire kazakla oturuşuma...

Birden bire uzaklaşan yakın olduklarını zannettiğim yakınlarıma...
Çok fazla şey söylemek isterim ama en iyisi susmaktır, bunu anlayışıma...
Kocamı ber geçen gün daha çok sevişime...
Yalnızlığın korkutucu olmadığına ve dahasına...

Hepsi hakkında satır satır yazmak isterdim...

Ama,  bir arkadaşım babasını kaybetmenin ne kadar acı verdiğini yazdıkca, günlerce susmak isriyorum.

Goncagül"öğreniyoruz"