30 Ağustos 2011 Salı

Benim Sevdam

Insanların bu dünyada karşılaşabilmeleri neredeyse imkânsız olan üç tane ruh ikizi varmış.

Düşünsenize, sabah pazara gittiğinizde bisikletle yanınızdan geçip giden biri olabilir. Okuldan dönerken farketmediğiniz biri veya bambaşka ülkelerde yaşayan ruh ikizleriniz. Böyle bir olasılık var mıdır, mümkünmüdür bilemiyorum ama; zaten 'Ruh ikizi' benzetmesini sevmedim ben oldum olası. Hayatımda bir tane ben yetiyor da artıyor zira.

Mesele şu ki, seni tamamlayan; leb demeden leblebiyi anlayan; kaşına gözüne değil de yüreğine sevdalanan; sorgusuz sualsiz, karşılıksız sevebilen; aşkı dibine kadar yaşatan; korkmadan bağımlılık yapan ve puzzle'ın eksik parçasıymışcasına birbirine geçen, karışan insanı bulmak büyük lütuf!

Ve Tanrı bana lütfetti...

Ne çok romantik film seven ne de böyle aşk yazıları yazan biri olmadım hiç. Şimdi hayatımda uzun zamandır bıkmadan beklediğim, farkında bile olmadan yolunu gözlediğim Sevgilim, içimde sakladığım bütün aşk sözcüklerini söyletiyor bana. Yetmiyor. Bu zamana kadar bestelenmiş bütün aşk şarkıları az kalıyor. Romanlar, filmler, efsaneler, yaşanmışlıklar... hepsi boş benim hissettiklerimin yanında. Ve biliyorum herkesin aşkı böyledir aslında. Kendine özgü, kendine ait... Benimkidir en güzeli, en büyüğü demem bu yüzden. Bilirim ki, sevdaya düşen ve sevmesini bilen her kalbin aşkı da büyüktür! Kendince yaşar hikâyesini. Onların senaryosudur bu. Ölümsüzlük onların elindedir. Kendi kendilerinin efsaneleridirler.

Aşk kopya çekmez. Aşk kopya çekmemeli.

Olduğu gibi...

Içimden geldiği gibi...

Benim yüreğimden aktığı gibi...

O'nun bana tattırdığı gibi...

Benim rengimde, o'nun renginde, bizim rengimiz olur! Birbirimize karışabildiğimiz hergün biraz daha bütünleşmek ve de büyütmek içimizdekini. Gözlerimizden akana kadar. Dudaklarımızdan kelimeler halinde taşana kadar. Ellerimizden sımsıkı tutana kadar! Kimseye bakmadan! Kimsenin lafına aldırmadan! Ve hatta aşığın hariç olup biten herşeye körelen zihin! Hepsi sizin! Hepsi bizim... Biz aşıkların :-)

Ne güzeldir bir bakışından hayat bulmak...

Vız geliyor işte.

Goncagül "âşık"

14 Ağustos 2011 Pazar

Paramparça Olmuş Bir Vazoyu Parçalayabilirmisiniz?...

13 ağustos
Saat gece yarısını çoktan geçmiş
Bir telefon notu

Parçalayamazsınız. Paramparça olmuş bir zerreciğin farklı yerlere savrulduğunu anlamanız gerekir.

Hissetmez. Canı acır mı? Acımaz.

Yalnızlık ile dost olmuş birini terk etmek ile tehdit edebilir misiniz? Edemezsiniz. Çünkü bu onu korkutmaz. Ve yabancısı değildir yalnızlığın. Asıl yadırgadığı kalabalıktır, çoktan dibine vurmuştur farkındalığın.





Yüreği avuçta tutup kırılmaması için ürkekce yaklaşırken hayata, vurulduk en olmadık kuytularda.


Sakalındaki aktan ağzımız açık öğütler ve de nasihatler dinlerken hiç oralı olmadık aslında. Hep bir bildiğimiz vardı. Hep biz daha iyisini bildik. Hep güçlüydük. Hep yıkılmazdık. Yıkılsakta çabuk kalkardık. Peki ya şu yerlerde sürünen benim kaybettiğim onurum olabilir mi? Kazanılacak övgüler uğruna paspal ettiğim şu duygular benim mi...Senin mi? Kimin.

Hepimizden biraz var galiba.

Hepimiz biraz aynıyız galiba.

Kusura bakma Baba...

İçinde beslediğin zehiri kusmak gerekir zamanı geldiğinde. Ya kusacaksındır, ya da seni günden güne biraz daha fazla zehirlemesine izin vereceksindir. Yani ya yaşamayı seçersin ya da ölmeyi.

Kendinden çok sevme kimseyi. Kendinden çok sevebilir misin birini? Kendini sev ki, sevebilesin diğerini...

Kıyaslama kendini kimseyle. Sen böylesin işte. Acılarından doğan, ama pisliklerinden arınmasını isteyebilecek kadar da olgunlaşan belki de... Ümitsiz olmamalı kimse.

Kusma vakti. Yaşamak için gerçekleri. Kusma vakti.

Çünkü benim başım en güzel senin göğsüne yakışıyor Sevdiğim.

Goncagül "Gerçek"

7 Ağustos 2011 Pazar

Akordeon Tadında Hayat

Her zaman koştum ben.

Hayallerimin peşinden,

Hedeflerimin peşinden,

Arkadaşlarımın peşinden,

Ailemin peşinden,

Sevginin peşinden,

Masalların peşinden,

Şarkıların ve kitapların peşinden,

Derslerimin peşinden,

Onun-bunun peşinden,

Doğruluğun peşinden,

Solcuların peşinden,

...

Ulaşabilmek için hep bir çaba içinde oldum. Hayallerimi gerçekleştirebilmek için, gerçekleştirebileceğime inandığım hayallerin peşi sıra gittim. Bir kaçı gerçekleşti, diğerleri sırada bekledi. Kimi zaman yoruldum. Kimi zaman vazgeçtim. Pes ettim çoğu zaman... Her pes edişin ardında gülümseyen bir umut vardı. Elinden tutup büyütmemi bekleyen bir umut. Karanlık çökünce ve ben başımı ellerimin arasına alıp kara kara düşününce bile içimde yok olup gitmeyen yaşama sevincinin adını biliyordum. Adını bildiğim ya da adını koyduğum herhangi birşeyi asla unutmayıp yaşatmayı göze aldığım için, yaşattım o sevinci. En dumanlı, en zor, en acı, en bitkin, en perişan, en çaresiz zamanlarda bile yaşattım onu. Kalbim krizin bekçisi olmuştu...

Kimse masum değildi zaten biliyordum lâkin kimseler umurumda değildi. Aynaya bakmaya bile cesaretimin olmadığı günleri anımsıyorum şimdi. Ben miydim o? Yanaklarını yırtarcasına çizip nefes almaya çalışan ve her seferinde acılarından yine yeniden doğan ben miydim? İçinde beslemeye çalıştığı umut sayesinde zarzor inanmaya çalıştığım 'iyileşme' işlemi ne zaman başlayacaktı? İyileşirmiydim, gerçekten umut var mıydı? Yoksa tıkanmış damarlarımda akıtmaya çalıştığım kan çoktan sulanmışmıydı... Yoksa ben çoktan öldüm de, gömen yok muydu...?

Elimi attığım, elimi atmak istediğim hiç bir olay kolay olmadı benim hayatımda. Sırtımı sürekli sıvazlayan bir kaç maneviyatlar haricinde çok aklı selim insanlardan oluşan bir çevrem yoktu. Zaten bir dönem benim aklımın odaları toz ile dolup taştığından, çokca farketmiyordum etrafımda olup bitenleri. Ve hatta kendi iç dünyamın derinliklerinde kıyametin çoktan geldiğini. Yatak döşek hastalıktan ölmek üzere olan ruhumun şifa bulacağına dair olgunlaştırmaya çalıştığım  umudumu gözyaşlarımla suladım. Sürahiler doldu taştı. Hiç büyümedi. Geri geri giden günlerimin yarınları hergünümden farksızdı. Ergenlik doğduğumdan beri alnıma yapışmış bir sivilceydi. Ta ki, Arkasına sığındığım yaşanmışlıkların kimseyi değil, sadece beni yaraladığını görene kadar...

Hep yalnızdım. Destek mi oldu birileri? Hayır. Olduklarını sandılar sadece. Maddiyat mıydı beni ayakta tutacak olan? Değildi, farkında değillerdi. Yaratılışımdan bu yana Tanrı'yı özümseyip sadece O'na, Yüce Yaradan'a bakmak istedim. O'nu yüreğimde saklamak, sadece O'nunla var olmak, sözlerini zihnime ve kalbime işlemek, hayatımın merkezi haline getirmek için uğraştım. Sonra anladım. Tek başına uğraşın, tek başınalığın daha büyük yalnızlıklar ve başarısızlıklar getirdiğini anladım.

Ağzımı kocaman açıp yaşam suyunun hücrelerime dolmasına izin verdim. Ve dedim ki; gücüme güç kat! Dertlerime çare ol! Kendimi tanımamı sağla! Seni tanımama izin ver! Yüreğime istek nakşet.

Ardından koştuğum herşeyin, alnımda boncuk boncuk akan terin kaymağını afiyetle yiyorum. Her zahmetin ödülü vardır. Zahmetsiz ödül, ödül değildir.

Bugün odama meltem yavaşca eserken içeri sızan güneş ışığı içimde besleyip büyüttüğüm kocaman olmuş umudun dudaklarından öpüyor... mutlu ediyor.
Bugün yüreğim sevinçten coşuyor.
Bugün aşkı iliklerime kadar hissediyorum.
Bugün, yaşadığım herşeye şükrediyorum.
Bugün dünyanın en iyi sevgilisi benim... Bugün, yarınlarımdan farklı ve yarınlarım bugünden başka olacak, biliyorum.
Bugün ümitlerimi kalbimi şad eden sevgilimin yüreğinden topluyorum.

Seni çok seviyorum!

Goncagül "Mutlu"