31 Aralık 2014 Çarşamba

2014'ün suçu ne?

Yılın son yazısına başlayacak bir cümle arayıp duruyorum dakikalardır. En iyisi önce kahvemi alayım. Aldım. Böylece aradığım cümleyi de kurmuş oldum. Neyse..
 Bugün biraz garip hissediyorum. Stor perdelerimi en yukarıya kaldırdım; buz gibi havaya inat masmavi gökyüzünü seyrede seyrede yazıyorum. Midemde ki rahatsızlıktan dolayı uzun zamandır içemediğim sütsüz kahvemi de mideme sırıtaraktan tekrar içmeye başladım. Özlemişim.

Bu sabah  pek te sosyalleşemediğimiz 'paylaşım' sitelerine göz gezdirince birsürü yeniyıl mesajı okudum. Geçen yıl dilenenlerden farksız, hep aynı cümleler. Okuduktan sonra ise "peki ben ne istiyorum?"  diye düşününce, iki yıl önce vazgeçtiğimi hatırladım. Yani uzun uzun listeler hazırlayıp gelecek yıldan birşeyler dileme durumundan. Yıl dediğin birçok olay gibi matematiksel. Güneş doğar ve batar. Dünya döner. Saatler geçer. Gün biter. Gün başlar. Ve yine geçen sene söylediğim gibi, maalesef ki hiçbir şey ısmarlama olmuyor. Herkes kendi seçimleri doğrultusunda yeni yılını nasıl yaşayacağına kendi karar veriyor. Dünyamızdaki çaresiz insanlar hariç tabi. Ben bizim için yazıyorum bu yazıyı. Biz, kendi kaderini yaratanlar için. Olmayan alınyazısına inanıp kendine her seferinde kaçış yolu bulanlar için. "Hepsi benim seçimimdi şimdi ise sonucunu yaşıyorum" demeye korkanlar için. Hiç elimizde olmayan şeyler yaşamıyor muyuz? Yaşıyoruzdur elbette... ama biraz düşününce yine herşey insanın kendi elinde.
İki yıl önce yaşadığım hastalık beni ya öldürecek ya da sakat bırakacaktı. Hızla ilerleyen hastalığın belimi bükmesine ramak kala Rab buna izin vermedi. O hastane yatağında çektiğim acılardan sonra anladım. KENDİNE İYİ BAKACAKSIN. KAFAYI DEĞİŞTİRECEKSİN. ALARMI DUYDUĞUN ANDA GEREKENİ YAPACAKSIN. ÖZETLE, HAYATININ DADISI DA SORUMLUSU DA SENSİN. Ve işte bugün de ne dilesem diye düşünürken iki yıl önce verdiğim kararı hatırladım. Peki hayat ne yapıyor biliyor musun? unutturuyor. Öyle duygular içerisine girip girip çıkıyorsun, öyle olaylarla karşılaşıyorsun ki sanki aksi imkansız. Boşverdiriyor hayat. Ama kendini... kendinden başka herkesi düşünmeye başlıyorsun ya da tam tersi egonun içinde boğulup burnunun ucundan başka hiçkimseyi görmüyorsun. Özetle her işin sonunda yine 'suçu' bir başkasına atıyor sonucu başka bir şeye bağlıyorsun. Kader gibi. Fakat üzgünüm kader diye bir şey yok... dolayısıyla bu yeni yılın sana getirebileceği bir şey de yok. Kafamızın değişmesi lazım. Tek dileyebileceğimiz şey Tanrı'dan sağlık ve birbirimize karşı duyabileceğimiz koşulsuz sevgi. Tabi bunun için evvela kendini sevmesini öğrenmesi lazım insanoğlunun . Kendini nasıl seviyorsan bir başkasını da o şekilde seveceğin malum. Çağdaşın dediği gibi, tecrübeyle sabit.

Çok sevdiğim bir dostum bir kaç ay önce yeni bir hobi edindi. Böyle demiri alıyor, eğiyor büküyor, kesiyor, parlatıyor. Sonra taşı alıyor oyuyor, çekiçliyor, sıvıyor filan derken ortaya harika bir iş çıkıyor. Bakmaya doyamayacağın güzellikte sanat eserleri... işte ben diyorum ki, tıpkı onun gibi kendimizi çekiçleme, eğme, bükme, oyma ve parlatma işlemlerini bizde yapabilecek olan Tanrı'ya teslim olursak... kendimizi de biraz eğip bükersek, sonuç olarak olunması gerekilenler olmaz mıyız? Tanrı'nın tasarımına ve tasarısına uygun olunca gelecek yılları biz süslemez miyiz? Lâkin ne yazık ki biz bunu kendimizde uygulamak yerine hep bir başkasının üzerinde deniyoruz. O'nun şurasını oyayım, burasını çekiçleyeyim evet burayı parlatalım, şuraya da bir ağaç çizelim....
Derken olduğumuz yerde sayıyoruz : )

Velhasıl, hayat harbiden çok güzel ama başkasını değil kendini besle. Kendini oy ve kendini parlat. Karşılığında ne alacağını umursamadan. Bu yeni yıl mesajı önce özüme sonra sana olsun.

Mutlu yıllar!

Goncagül "Odun"

28 Aralık 2014 Pazar

Herzaman ileri bak

Yılın ilk karı dün düştü. Hava bildiğin buz. Görüntü güzel. Bembeyaz. Yine tüm havakirliliğine inat pamuk gibi. Göz kırpıyor herkese;henüz çamur olmadan...
Kış güneşi desen her yıl ki kadar sahtekar. Işıl ışıl parlıyor ama kulakları da elleri de bıçak gibi kesiyor vesselam. Ama o ne yapsın ki?herkes gibi o da vaktin de güzel. Herşey gibi...
Mevsimlerin hiç bu kadar hızlı geçtiğini hatırlamıyorum. Zaman gerçekten yirmisinden sonra daha bi' hızlı akıyor. Eski en yakın arkadaşım söylemişti yıllar önce....haklıymış. Evimin bana ait köşesinde oturuyorum. Evet fiyakalı gibi oldu ama sahiden kedi gibi en çok kıvrıldığım yerdeyim. Biraz eskilere daldım. Eski yazılar okudum. Eski şarkılar dinledim. Eski olaylar geçti aklımdan. Eski Goncagülü düşündüm. Hayallerini, tüm yapmak istediklerini ve şimdiye dek yaptıklarını. Hayallerinin hayal ettiğinden de güzel gerçekleştiğini.
Güldüm çokca... Bu benmiymişim dedim.. Takıldığım yerler oldu. Yüzümğn kızardığı anlar oldu. Sonra "boşver..." çekip, "herkes çocuk oldu" diyerek kendimi ikna ettim. Neye ikna olmam gerektiğini tam olarak bilmeden. Tüm bunların arkasında şimdi oluştuğum şeye baktım. Çizdiğim resmi inceledim. Teslim olduğumdan beri hayatımın  nasıl renk değiştirdiğini düşündüm... Dedim ya, revizyondayım bu ara. Ve inan, bazen insanın buna ihtiyacı oluyor. Dönüp kuşbakışı bakmaya... yürüdüğün yollara. Katettiğin dağlara. Düştüğün yerlere. Kalktığın yerlere. Nerede nasıl davrandığına...sonuçlarına!
İnsan öyle eğitiyor kendini. Belki tek bir hatayı defalarca tekrarlayacak kadar aptallaşıyorsun ama günün birinde onu da yeniyorsun.
Tüm bunların ardından sadece tek bir şeyin önemli olduğunu düşündüm.
Hiçbirzaman geride kalma. Baktığın yerde durma. Geri dönme. Takılma... ne olursa olsun hep ileri bakmalı insan. Bugün varsan bugünü yaşa ve daima ileri bak. Bunun haricinde herşey seni bir bataklık gibi kendine çeker. Geriye senden başka herşey kalır.

Goncagül "ilerimarş"

Zaman

Yüzde kırışık oluyor...
Erken uykusu geliyor...
Sesi çatlıyor...
Elleri buruşuyor...
Hepsini gördüğün ve farkında olduğun halde görmemezlikten geliyorsun.
Ben yıllardır böyle yapıyorum.
Yılları saymıyorum. Yaşlarını bilmiyorum. Lâkin hayat ele veriyor. Sen istesen de istemesen de görünen köy kılavuz istemiyor.
Saat sabah 04:12. Çağdaş mecburi bilgisayarının başında çalışıyor. Beni uyku tutmuyor. Aslında başımı yastığa koysam uyur giderim biliyorum ama anlamsız bir direniş sözkonusu. Habire yazasım var ki bu ikinci yazım. Muhtemelen bunu bugün paylaşmayacağım.
İnsan yaşını aldıkca, zaman daha da çok meşgul ediyor aklını. Ya daben böyleyim bilmiyorum. Hani, Kolera diyor ya "büyümek istemiyorum annem babam yaşlanır", o hesap benimkisi. Yukarıda saydıklarımı farkettikce içim burkuluyor. Birzamanlar aşağıdan baktığım insanlara üstten bakıyorum : )
En acısı ne biliyor musun? Sanki onlar hiç genç olmamış, hiçbir şey yaşamamış, senin hissettiklerini hissetmemiş ve senin geçtiğin yollardan geçmemiş gibi algılaman... ve bazen acı ama, hor görmen... kendinden başkasını düşünmemen.
Hiç ölmeyecekmiş gibi birsürü kalp kırıyoruz. Gururumuz öyle bir tavan yapıyor ki öften püften olaylara kızıyoruz. Hiç yaşlanmayacakmışız gibi yaşını başını almış insanlara karşı sabırsızlaşıyoruz. Ne kadar üzücü... Ne kadar üzücü herşeye bu denli tahammülsüzleşiyor olmak!

Bazen kendimden utanıyorum.
İtiraf ediyorum...
Hayat peşimden kovalıyormuş gibi davranıyorum ve kendi sabrımı kendim tüketiyorum. Sonra yorulup sakinleşince, durup nefes aldıkca yanlışlarımı farkediyorum. Keşkelerim giriyor devreye. Keşke bu kadar tüketmesem kendimi. Keşke bu kadar çok konuşmasam. Biraz sussam. Sadece dinlesem. Hiçkimse kovalamıyor, biraz yavaşlasam...
Gereksiz yere omuzlarıma bindirdiğim tüm şu yüklerden kurtulsam. Onların yerine hafiflesem ve dedim ya, biraz dursam.

Bu yüzden yayamın (annanemin) ellerini çok severim. Çocukken bana elma soyan eller. Sıcak, pamuk eller... güven veren, huzur veren eller. Koşulsuz sevgi ve sabırlı eller. Samimi ve içten eller. Hayatın zorluklarına göğüs germiş eller. Koca dağları aşmış eller. Yüzü okşamış, saçlarımı teselli etmiş olan eller...
Bana herzaman hayatın kısa olduğunu ve önemli olanın sabırlı olmak gerektiğini, zira hetşeyin mutlaka bir zamanı olduğunu ve kötü şeylerin elbette ki geçeceğini öğreten eller.

O elleri çok seviyorum.
Hayatımda bana böyle değerleri katıp maneviyatımı geliştirmiş olan tüm büyüklerimi çok seviyorum.

Rabbim onları uzun ve sağlıklı  bir ömür ile ödüllendirsin dilerim.

Goncagül "sulugöz"


25 Aralık 2014 Perşembe

Devrik Şükran Ve Acı Gerçekler

Dünyanın en güzelidir aile...
Ne yaşarsan yaşa eğer arkanda seni kucaklayan bir ailen olduğunu biliyorsan mutlusun! Bu yüzden defalarca şükrettim bu gece. Kolumu attığımda yanıbaşımda bulduğum sevgilim için...

İnsanları çoğu zaman oldukları gibi kabul etmek zordur.

Bugün, bir anne evladını ya da çocuklar babalarını bile hor görürken, komşunun komşusuna kötü davranmasına şaşırmıyoruz.
Maalesef artık üçüncü sayfalarda okuduğumuz akıl almaz kötü haberleri bile benimser hale geldik. Herşey normalleşti. Kötülükler, ahlaksızlıklar ve daha sayabileceğim binbir türlü pislik sıradanlaştı. Hiçbir şey bizi şaşırtmıyor.
Yine de bütün bunların içerisinde öyle şeyler oluyor ki, yeniden kaybettiğini zannettiğin umudu geri bulup sarılıyorsun. Son günlerde o kadar çok yaşıyorum ki bunu... Herşey karanlığa gömülmüş gibi görünürken küçük bir mum ışığı titremeye başlıyor. Fakat yinede insanlar umutsuzluğu seçiyor. Şükredecek birsürü sebep varken mutsuzluk daha kolay geliyor. Geçenlerde bir Afrika ülkesinin belgeselini izlerken de bunu düşündüm. Adamlar neredeyse açlıktan ölecekler ama herkes mutlu! Sokaklarda dans ediyorlar. Aileleriyle vakit geçiriyorlar ve yaşadıkları eve bakmadan, sadece nefes alabiliyor olmanın sevincini yaşıyorlar. Teknoloji sıfır. Hergün neredeyse aynı gıdalarla besleniyorlar ama samimi söylüyorum, bizden daha mutlular! Herşeye istediğimiz an sahip olabilen bizler, buzdolabında çok şükür ki yiyeceği eksik olmayan, gardırobunda çeşit çeşit kıyafeti olan en önemlisi başının üstünde sığınabileceği bir çatısı olan bizler! Hâlâ utanmadan isyankar takılanlar... İşte bu kolay geliyor.

Şükredecek o kadar çok sebep var ki...

Karanlık herzaman daha kolaydır. Bizi görmezler. İstediğimiz gibi takılır ve ne hikmetse bu umutsuz haller garip bir zevk verir insana...ama o kadar yabancı ve samimiyetsiz ki bu aslında...

Goncagül "şükür"

17 Ekim 2014 Cuma

Mehmet Pişkin'in ardından

Video'yu izlediğimden beri kendime gelemiyorum.
Yazıp yazmamak konusunda gittim geldim ama en sonunda kendimi yazarken buldum.. 
Ben ergenliğinde, hatta zaman zaman 'yetişkinliği'nde bile karamsar yazılar yazmış biriydim... olumsuzlukları özenle seçip herşeye son vermek için cevaplar üretmeye çalışırdım.
 İnsan ilişkilerini anlayamamaktan ve bu durumun beni oldukca sıktığından dem vurmuştum, kafa yormuştum.
 En canlı olması gereken yıllarımı hep hayatın anlamını kavramak, daha çok anlamlaştırmak ve en az bir şeyin ucundan tutup hayata karşı ilham yaratmaya çalışarak geçirmiştim... Sözde farkında olduklarımı yazarsam yeniden doğarım gibi hissederdim...

Bu video tokat gibi geldi.

Yukarda yazdıklarımın, tamamen çocukca olduğunu anlamam bir kaç yılımı almıştı ama sonunda hayatın, sadece bir çift insan gözünden kirlendiğini anladım. 
Yani yaşam senden ibaret.
Senin resmettiklerinden...nasıl baktığınla ilgili bir durum. Nasıl eyleme geçtiğinle...
Neresini gördüğünle ilgli. Neresinden tutmak istediğinle...
Gerçeği görmek isteyişinle ve gerçek bildiğin sahteliğin içinden uyanmak isteyişinle.
Tatsız bir gurur, gereksiz bir isyandı diye adlandırdığım çoğu karamsarlıklarımı düşündükce şu an, gülüyorum...

Evet tokat gibi geldi Mehmet'in ölümü çünkü söyledi ve yaptı. Belki günlerce düşünerek... Bu yazıyı yazmaya dün gece video'yu izledikten sonra başladım fakat bugün hâlâ devam ediyorum... Bitiremiyorum. Yani öyle tuhaf ki, sanki söylemek istediklerimi zihnimde birleştirebiliyorum ama burada ifade edemiyorum gibi. Sonra, ifade etsen ne olur etmesen ne olur diye kendime kızıyorum. Yazsam ne olur, söylesem ne olur... Yazmak isteyen tarafım ağır basıyor. Hayatıma dokunan her şeyi ve herkesi tarihe geçmek istediğimden sanırım... Neyse önemsiz bu.

"Hiçbir dini inancım yok, Allah'a da inanmıyorum" dedikten birkaç cümle sonra ölümden sonra biryere gideceğini 'sanmadığını' söyleyecek kadar kararsız Mehmet . Aslında emin değil...
Hiç korkmadığına inanmıyorum ama, onu tutsak eden her bir düşünce korkusundan daha üstündü bu kesin. İntihar düşüncesine yenik düşecek kadar zayıftı... güçlü görünüyordu oysa...

En çok kızdığım ve ah keşke dediğim nokta ise, doktoru ve dolaylı yoldan da olsa birkaç arkadaşı ile konuştuğunu söylemesi. Bu kadar net araştıran ve bu konudan bahseden bir adamı neden kimse dikkate almadı? Kimse mi anlamadı...

Bu veda mesajı, nefes alıp verirken zihnimize saldırmasına izin verdiğimiz bütün kötü düşüncelere ders olsun istiyorum.
Lafta basitleştirdiğimiz her gerçek, ölüm gibi, bizi nasıl esareti altına alabileceğini görsünler istiyorum. Yaşarken içinde bulunduğumuz her çaresizliğin sonunda mutlak bir ışık olduğuna dair ipucu olsun istiyorum. 
Zira bence, ölüm, kesinlikle son değil...

Yakınlarımızın acılarına kulak tıkamayalım. Onları duyalım. Gittikce bencilleşen dünyada maneviyatını güçlendirmeye çalışırken yorgun düşen dostlarımız olabilir. Kalabalığın içinde yalnız olabilirler.
Mehmeti ve seyiren yüzünü, yorgun bakışlarını ve kurtuluş için sessiz çığlığını asla unutmayacağım. Gülüşlerinin altında gizlediği savunmasızlığını da...

Vakit varken tomurcukları topla, zaman hala uçup gidiyor ve bugün gülümseyen bu çiçek yarın ölüyor olabilir.

Goncagül "Sarsıntı"


25 Eylül 2014 Perşembe

İnsanlar aç


Biraz önce yine günün sonuna gelmiş, pijamalarımı giyinmiş koltuğuma bir güzel gömülmüş sosyal medyada gezinirken "insanlar aç..." diye iç geçirdim. Ve bir okadar muhtaç...
Gördüğüm her fotoğrafta ve okuduğum her yazıda bunu rahatlıkla görebiliyorum.
Mecburen değişiyorsun. Stilin değişiyor, saçın-başın değişiyor.' O şey 'ilgi alanın olmadığı halde ilgi alanın oluveriyor. 
Hep birisi için kendinden başka herkes oluyorsun. Peki ya niçin?
İnsanlık sevgiye aç. İlgiye aç. Birazcık şefkat ve iltifat için benliğinden başka heryerdesin... Oysa bir uyanıyorsun pir uyanıyorsun. Bundan sonra da kendine olan kızgınlığını hep hayattan çıkarıyorsun.
İnsanlar öylesine muhtaç ki sevilmeye...sevdikleri kadar sevilmeye...ya da sevdiklerini sandıkları kadar sevilmeye... her bir darbede güçlendiklerini zannetseler de yeniden başkalaşıp katılaşıyorlar.
Biraz sevgi için bin takla ispat çabaları.
Ama ben tüm bunların kişinin kendi benliğindeki yolculuğundan ödün verdiğini ve geriye sadece kızgınlıkların biriktiğini düşünüyorum.
Sen, kendin olamadıkça çabalayacaksın ve çabaladıkça istediğin olmayacak gibi.
Bu savaş kendini yalnızlaştırmandan başka ne işe yarar? Sen istediğin gibi olamayacaksan, seni 'öyle' ya da ' böyle' sevmeleri neyi değiştirir?
Mutluluk mu?
 Bence mutluluk birilerinin seni taktir etmesi için istemediğin şekillerde onay beklemekten çok, tek başına dilediğince nefes alıp verebilmektir.

Yani bunun sonu yok. Aynada gördüğünü tanımıyorsan ve insanlar içinde hâla yalnız hissediyorsan bir yerde hata yapıyorsun.

Kendin ol...bırak seni sevecek olan öyle sevsin!

Goncagül "Sevgi"

6 Ağustos 2014 Çarşamba

"Daha çirkini Ermeni dediler"

Sabah ne güzel uyanmışım...aklım yerinde, sağlıklıyım. Böyle şükür edilesi binlerce sebep varken gazetede okuduğum bir haber yine allak bullak etmeye yetti. "Yuh artık!" dedirten, hatta artık cümlelerin kifayetsiz kaldığı o bahtsız noktadayım. Çok şeyler söylemek istemekle beraber sadece "of puf" gibi sesler çıkarabildiğim için kendimle savaşıyorum adeta. Daha dün, maalesef sosyal medya listelerimde olan bir arkadaşın Akp'ye olan sevgisini okurken, bunu sadece Gazze'ye merhamet olarak algılayıp insanlığı sınırlandırdığını öğrenip kendi kendime sinir oluyordum ki, bugün sinir tellerime bir yenisi daha eklendi. Hayır en çok vatandaşa öfkeliyim ben. Nerede kaldı insanlik, sevgi ve kardeşlik duygularınız? A pardon... Bu sadece müslümandan müslümana geçen bir akım değil mi? Anlayış tam olarak bu yönde. Neyse, yine yazıp yazıp siliyorum sadede geleyim. 
Erdoğan ile ilgili söyleyebileceğim tek iyi şey var o da şu; adam o kadar içi dışı bir ki, ne kadar'çirkinlik' varsa zihninde hepsini saklayamadan söyleyiveriyor. Ne güzel değil mi? Oy isterken hepimiz kardeşiz onun dışında çirkiniz sevgili soydaşlarım... Ve ne yazıktır ki hâlâ oylar bu, kibir dolu, ayırımcılıkla insanları birbirine düşürmeye çalışan adama gidiyor... Zarzor kurulan bağları koparıyor... Yazık...
Ermeniliği aşağılıklık olarak gören bir adamin kendine de saygısı yoktur. İnsanlığı, bir milleti böylesine çirkinlik sayan her insan, kendini Yaratıcıdan üstün sayar.

Goncagül "çirkin"

27 Temmuz 2014 Pazar

Alicengiz

Yüzüne güleni arkandan söveni çoktan geçtik. Şimdi bir de sosyal medyada dobra takılan ama binbir alicengiz oyunlarıyla kendini allayıp pullayan insanlarla içiçeyiz. Bırak gerçek hayatta savaştığımız -birtürlü çözemediğimiz -'rengarenk' kişilikleri, üzerine afiyet internet ortamında da o ne dedi bu ne yaptı merakının yavaş yavaş felçleştirdiği günlerdeyiz. Fazlaca selfiecilerin bilimsel olarak bencillikleri, çok eleştirenlerin üst seviye egosu, tükenmişlik yaşayanların bitmek tükenmek bilmeyen özlü sözleri ve daha nicesi...
Sabah uyan, gir bak en basitinden iki dakika facebook'a ve ne demek istediğimi anlarsın zaten. Eskiden canlı kanlı koşturduğumuz monotonluk maratonumuza bir de siberalemi ekliyor, adeta oturduğumuz yerde hiç durmuyor gereksiz duygularımıza kas yapıyoruz. Öyle fena bir hal almış  durumda ki, mazallah akrabalar birbirine düşüyor, herkes kendi arkasından konuşulduğunu düşünüyor, biri bile geri kalmamak için kendi etrafında dört dönüyor.

E bi dur... soluklan, nefes al! sahi nefes alıp verdiğinin farkında mısın? Dışarıda hayat var. Beş dakikalığına kaldır başını kendine dünya bellediğin ekranından. Ben yeni jenerasyonumuz için acayip tedirgin oluyorum. Zira öncelikle gençlerimiz ve hatta annelerimiz, elleri öpülesi babaannelerimiz bile bu çarkın gidişatına kendini salıvermiş yuvarlanıp gidiyor. Yeni doğan bebecik ne yapmasın...
Velhasıl herkesin şair, demokrat, psikolog, filozof ve dahi olduğu bir çağda, insanın elini ayağını çekip sadece oturup izleyesi geliyor. 
Düşünmeden edemeyen bendeniz gelecek kuşaklar için senaryolar yazıyor, Açlık Oyunları'na bir yenisini ekliyorum. Aklımdan geçen fikirleri yazsam bir yanımda Dostoyevski diğer yanımda Spielberg ağlar, gişe rekorlarına koşarım. Lakin yine diyorum, bu benim değil kesinlikle siz yukarıda bahsettiğim sevgili sibercanların başarısıdır. Ben oturup izliyorum sonra aklıma bunlar geliyor. İşin özü korkuyorum okurcan. Hani şu kıymet dediğimiz kelimenin tedavülden sonsuza dek kalkmasından. Efendim değer vermenin ne olduğunu hiç duymamış bilmeyecek olan yeni insanların doğmasından. Sonra gerçek karakterlerin özenle 'Comic Sans Serif' ile gizlenmesinden. Bilmem ki, anlatabiliyor muyum? Ha anlatsam ne olur...

Demem o ki, bu bildiğin ızdırap. 
Maskeli balolara yenileri ekleniyor ve herkes özünü unutuyor. Gün gelecek var olan bedenlerde hiç olmayan fikirler türeyecek...

Goncagül "İsyean"

15 Haziran 2014 Pazar

Birinci Yıl Mektubum...

Kendimi bildim bileli, biçok konu ile ilgili hayal kurdum.  Evlendim, koca kız oldum hâlâ vazgeçmedim. Geçmekte istemiyorum... Hayal dediğin yeni soluklar ekliyor insana. Doluyorsun. Doldukça istek aşılanıyor hücrelerine. İstedikce de bir adım daha yakınlaşıyorsun hayaline... Umut kalbini pompalıyor.
Sen de bunun gibisin. Ama daha güzelisin. Sen hayalimin ötesinde bir Sevgilisin...
"Hiç değişmem, değişemem" dememeli. Ne de güzel dönüşüyorum Seninle. Nasıl güzel dolduruyorsun günlerimi. Nasıl içten bakıyorsun hergün ve nasıl, sabırla işliyorsun yüreğime...
Bugün tam bir yıl oldu... Dolu dolu, tatlı tatlı, her anı kıymetle geçen birinci yılımız. 2006 bana Seninle uğurlu gelmişti...
Bu yazı Sana teşekkür için...
İyi ki Seninle öğrenmeye devam ediyorum... İyi ki seninle tadıyorum aşkı...
Sevgilim...
Ummadıklarım gidebiliyorken bu hayatta, Sen bana tek beden olmanın güzelliğini gösterdin. Dostluğun beni her düşüşümde ayağa kaldırıyor!  Yaralarımı sardın...ve görmek istemediklerimi göstermeye devam ettin.

Adamımsın...

Nice eğlenceli, bol kahkahalı, bol keşifli ve derin aşklı yıllarımıza!

Üc kat iplik olarak...

Seni çok seviyorum

Goncagül "15.06"

4 Haziran 2014 Çarşamba

Sen istersen olur

Sen istersen olur. Gözünde büyüttüğün kadar olmadığını anladığında mesela... Yapamayacağın ne var? Yeter ki bahanelerine son ver ve bir yerden başla. Belki ağır belki hızlı...hepsi sana bağlı. 
Aklını koruduğun sürece kontrol elinde. Yüreğini koruduğun sürece sevgi içinde. Sevgin olduğu sürece varsın...
Hayatın renklerini sen belirlersin. İster kara kalem çalış ister rengarenk. Kendi resminin sonucunu yaşarsın. 

Aşık ol. Ama kendine değil.

Hayat daha güzel...

Goncagül "HuzurAşk"

31 Mayıs 2014 Cumartesi

Uçan Zaman

Günler birbirini kovalarken insan durup nefes almayı unutuyor. Anın tadını çıkarmayı, sevdiklerinin varlığının değerini ve küçük bir soluğun önemini... Hayat bu peşinden koştuğumuz yeni teknoloji çağında tüm maneviyatımızı alıp götürüyor sanki. İnsanlığımız, yıllar sonra ihtiyaç anında ortaya çıkan kalın ansiklopedilere sıkıştırılıp tarihe geçiriliyor gibi. Gün gelecek "bir gülüş ile mutlu olmak neydi" diye açılacak korkarım kitaplar... Parmağa çarpan bir böceğin şaşkınlığı ile irkilmek nedir, uzun uzun gökyüzünü izlemek nedir gibi sorular ve kavramlar unutulacak... 
Fotoğraflar bile bencilken, aile sıcaklığına dair ne varsa naftaline sarılıp raflara kaldırılacak. Korkarım tüm mutlulukların yerini koca koca kibirler alacak. Onlar bizi yiyip bitirirken yaşamak için dönüşen insanların varlığında sevgiler daha da soğuyacak...

Nereye gidiyoruz?

Goncagül "naftalin"

17 Mayıs 2014 Cumartesi

SOMA

Hangisinden başlayalım dostlar?
Hangisine daha çok yanalım...
Küçük bir çocuğun çizdiği resmin anlamına mı? Hayalgücünün pürüssüzlüğüne mi...
282 kahramana mı yanalım ilk önce...
Kömür karası yüzlerin ardındaki saf yüreğin gözyaşlarına mı?
Çizmeleri sedyeyi kirletmesin isteyen adam gibi adama mı?

Tüm bunlar hiç yaşanmamış gibi, kalpler acı çekmiyormuş gibi, yuvalara ateş düşmemiş gibi davranıp tek bir damla gözyaşı bile dökmeyen başbakana mı yanalım... Ülkenin böyle cansız ve ruhsuz yöneten birinin ellerinde oluşuna mı... CHP'nin 'maden ocakları denetlensin' önergesini geri çeviren zihniyetlere mi...

Bugün hâlâ, hiç utanmadan çıkıp iki lafı bir araya getiremeyen sahtekarları dinlemek zorunda kalıyoruz. Yine aptal yerine konuyoruz ve birileri kalkmış "siyaseti bir kenara bırakın artık..." diyebiliyor. Geri de kalanlara da gidenlere de dua etmesine ette, soruyor musun kendine neden diye?
Bugün benim acılı vatandaşımın isyanına bile tahammül edemeyen diktatör yandaşları, fütursuzca yerde tekmeleyebiliyor. Ve birileri buna seyirci kalabiliyor.
Demokrasiden dem vuran, Rabia için gözyası dökebilen ama  neredeyse üçyüze ulasan ölü canların ardından "Kader" çekebilen bir adamın bu güzelim memleketi yönetmesine siz izin verdiniz!
Canım öylesine yandi kı... geri de kalan eşlrin, o minicik yavuların yüzleri gözlerimin önünden gitmiyor.

Hep diyorum ya ateş düstüğü yeri yakıyor...
Ama artık yeter.

Kafasını koltuk altına alıp döven ve ahlaksızca söven bir adamın bu ülkeyi yönetmesine dayanamıyoruz biz!
Din deyip memlekette bintürlü değişiklik yapmasını bilen ama daha  doğru düzgün, insanca yaşamasını bilmeyen sevgiden birhaber bu başbakana ve sözcülerine dayanamıyoruz...

Bizde mi şimdi sorun?
Ille de aykırı olan biz miyiz?
Yoksa kendi öz halkına ihanet eden de mi...

bir otur ve düşün artık.
Kendi ellerinle şekillendirdiğin bu yeryüzü cehennemini...
geride biraktığın öfke dolu kalpleri...

Hiç olmazsa o yanan yüreklere kürekle gitme!
Sus bari...

"KömürKarası"

2 Mayıs 2014 Cuma

Duygu Egzersizi

Duygu kontrolü ne zordur değil mi?
Kas yapıyor gibi, vücut çalışıyor gibi çalıştırmalı duygularını.
Çeki düzen vermeli. Hiçkimse için değiştirmemeli, kendini salmamalı.
Ne zordur yürekten binbir olumsuzluk geçerken duyguların dışa vurmaması. Veya duygunun yönünü değiştirmesi.
Belki de olay, hissettiğin her ne olursa olsun aklınla bir olmaması gerektiğidir.
Yahut belki de akıl duygularının dizginlerini ele geçirip bedeninin zarar görmesini engellemelidir.
Belki de tüm bu beden sana ait olduğu gibi, her bir uzuvu bir diğerini kontrol ederek seni koruyordur. Öyle yaratılmışızdır.
Yani demek istediğim, etrafında ne olursa olsun, his dediğin gayet doğaldır. Hissedersin. Hisset zaten. Ama acı mı çekiyorsun?
Bedenin zarar mı görüyor? Dizginle... Dedim ya. Kas yapar gibi... Buna mecbursun. 

Bir 'ikiyüzlü' iş 'arkadası' vakasıyım sevgili okurcanlar. Ondandır bu devrik ve anlaması zor önerilerim.
Ha kimedir bu önerim, doğrudan banadır.
Velhasıl, öğrenmeye çalışıyorum duygularımın tahrişine sebep olan saldırılarla baş etmeyi. 
Öyle anlaşılması zor bir olaydır ki, yüzüne gülenin arkandan iş çevirişi. Yüreğinde kötülük besleyişi.
Yargı mıdır bu? E değil zira apaçık ortada. 
Huzurlu ve dürüst bir çalışma ortamı için sen elinden geleni yap ama karşılığı defalarca nankörlük olsun.
Ne kötü...
Ama davaları yukarı bırakmak lazım.

Sonuç şu; duygularıma kas yapmalıyım.

Sen de yap.

İyi olacak bence.

İçimi de döktüm gidiyorum...

Goncagül "içkabarması"

Çünkü kendisini hoşnut edeni hem istemeniz hem de yapmanız için sizde etkin olan Tanrı’dır. ~Filipililer 2:13

1 Nisan 2014 Salı

Mesele aslında ne?

Birçoklarının bunu anlamadıgı çok bariz ortada...
Kimileri millet ayırımı yaparken kimileri de kendi milleti içinde birileri tarafından bölündü deniyordu.
Halbuki durum daha vahim.
Ülkeyi yönetenin fikri o kadar cazip gelmiş olacak ki, zaten binlercesi peşinden gitti. İnandı. Onayladı.
Bu noktada bir hata yapıyoruz; diyoruz ya sürü zihniyeti diye? onlar koyun filan değil. Ya da buna benzer hangi düşünce varsa aklında, bu doğru değil.  Bazen diyorum ki keşke hepsi cehaletten olsaydı ya da 'düşünemeyecek' kadar köreltilmiş olsaydı zihinleri. Hepsi öyle demiyorum. Mesela anadoluda ki vatandaşım ne bilsin? ne anlasın? ama koyunluğundan mıdır bu? değildir. Sen öğretmezsen o sadece avucunun içine konulanı görür. Psikolojide bu başlıbaşına çok önemli bir konudur. Yani hepsini aynı kefeye koyup 'koyun' deyip geçiyorsun ya,  bu kadar basit değil.  Durum gerçekten içler acısı. Zira millet, ülkenin birzamanlar nasıl ve kim tarafından ne şekilde yönetilip bu noktaya gelebildiğini unutmuş olacak ki, gerisin geriye şeriyate doğru gittiğini gönülden istiyor ve bunu biliyor. Hepsi farkında. Hepsi 'tamam' çekiyor. Düşünsene geçmiste anadolu insanı 'biz savaştık' diye övünen insanlardı ki hâlâ öyle, lâkin sen savaşırken liderin kimdi hatırlamıyorsun ki kardeşim? ya da ne için savaştın biliyor musun? boşa mı gitti bunca eylem? Sonra sen kalkmışsın köylüme o koyun demişsin, cahil demişsin, birsürü laf anlatmaya çalışmışsın, işlemez. Ne yazık ki bu böyle. Bir insanın fikrini gerçeği gösterip hainliği ispatladıktan sonra bile değiştiremiyorsan, geçmiş olsun. Ne yapsan boş. Ben herzaman diyorum; zamanında kısıtlandığını hisseden kim varsa şimdi 'özgür' olduğunu hissettiğinden, kendisine bile yapılanı görmezden gelip eyvallah diyor. Çalsın-çırpsın, kime ne? Geçenlerde bir yazı gördüm tam olarak memleketin özetidir. Yazı şöyle : " Günde üç posta dayak yiyen ama yine de kocamdır diyen kadın gibisin Türkiyem". Vaziyet ancak bu kadar iyi ifade edilebilirdi herhalde.
Canım cok sıkılıyor, bunalıyorum haksızlıkları gördükce ama, aynı yolda olan milyonlarca Türk vatandaşını gördükce daha da fena oluyorum. En kötüsü bu bence...
Bu güne kadar yazdım-çizdim de hiçbirini paylaşmaya değer görmedim. Çünkü ateş herzaman düştüğü yeri yakıyor. Bir gün ağlıyorsun iki gün ağlıyorsun fakat bir ananın yüreğinin acısı senin felsefi isyanların kadar kolay dinmiyor. Bu yüzden herşey çok saçma geliyor... 
Berkin mesela, ve diğerleri...geri dönmeyecekler.
Hep aynı.

Goncagül "Girdap"

20 Şubat 2014 Perşembe

Ve insan oldu...

İnsandan öte canavar mı var yeryüzünde?
Yıllarca uzaylılardan korktular...
Bilinmeyen ve görünmeyen ne varsa ilgilenip sıradan hayatlara aksiyon kattılar.
Sözümona belgelerle konuştular...milleti uyuşturdular.
Vakitlerini çaldılar...dikkatleri başka yöne çekerek aslında daha da çok canavarlaştılar. Canavarlaştırdılar.
İnsandan öte korku mu var?
Kimdir, nedir dünyanın en acımasız fikrine sahip olan yaratık?
Hiç düşünmeden, ya da pardon, en kötüsü oturup enine boyuna planlayıp can yakan, kimdir?


Hep kitaplarda, filmlerde hatta şarkılarla anlam yüklenmeye çalışılan tek varlık. Niye?
"Adam olan..." ile başlayan cümleleri kopyala-yapıştır yapanlar.

Düşünüyorum da; insandan iyi canavar yok dünyada.
Hepsi hikâye.
En büyük zulum, en acı sözler, en tilki planlar insandan çıkmıyor mu yeryüzünde?
Kendi halkina bile, 'zorbalık' gibi basit kalan bir kelimeyle tarif edemeyeceğim kadar gaddarca; kesen, yüzen, lanetleyen, tecavüz eden ve daha nice pisliği yapabilen yine insan değil mi?
Tüm bunların yanısıra,savunmasız ve yine 'insana' muhtaç olan hayvanlara sadistliğin daniskasını  aynı 'insan' canavarı yapmıyor mu?
Ve maalesef birileri hâlâ uyuyor.


Canavar senin içinde olur.
Öldürmeyip beslersen,
büyütürsen,
o'na izin verirsen,
iyiliği yavaşca yok edersen...
Canavar biziz.
Biz oluruz.

Goncagül "Ağıryürek"

12 Şubat 2014 Çarşamba

Ayşe Kulinizm

Konuşmak ilaç gibi.

Bazen de ucu sivri mızrak.

Kimileri kontrolsüz, kimileri de lâl.

şünmeden konuşanlar, daha da beteri düşünüpte yaralayanlar.
Hiç umursamayanlar.
İnsan'dan bahsederken Ermeniler diye öteleyenler.
Denecek çok söz varken susup sadece dinleyenler.

Bazı kendine ünvan yapmış kişileri öylesine büyütürüz ki gözümüzde, aslında büyüttüğümüz beklentilerimizin birer sonucu olduğunun farkına bile varmayız.
Ta ki ağızlarından şuursuz sözler çıkana dek.

Ben Ayşe Kulin'in hiçbir kitabını okumadım.
Okumayı da düşünmedim.
Ünlü yazarlardan olmasına rağmen bir iki yıl öncesine kadar kendisi ile ilgili çok bilgim yoktu.
Herhalde fenomen haline gelmiş kitaplarını okusaydım, daha çok hayal kıriklığına uğrardım. 

"Ben Ermenileri çok severim ama o bir tehcir olayıdır. Savaşta yaşanmış bir olaydır. Savaşta yaşananlara soykırım demek zor… Yahudilerinki gibi gidip durup dururken biz onları kesmeye başlamadık."

Eyvallah çok teşekkür ederiz bizi sevdiğin için Ayşe abla. Gurur duyduk. Durup dururken bizi kesmeye başlamadığınız için de ayrıca minnettarız...

Bu sözlerin ardından birsürü insan yazdı çizdi, dahası da vardı ama ben de kendi adıma dallandırıp budaklandırmayayım diyorum.
şükranlarımı sunup geri çekileyim en iyisi. 
Şimdi içim daha rahat.
Koskoca Ayşe Kulin; milyonlara hitap etmiş, sevilen eserleri sayesinde belirli bir seviyeye gelmiş bir yazar bizi seviyormuş..artık  bize bi şey olmaz! 

Ama diyeceğim şu ki; böyle seviyorsan sevme Ayşe Kulin. Sevmek bu değildir. Saygı bu değildir. 
Ha illa ki konuşmak istiyorsan tehcir nedir araştıralım, Yahudiler neden kesilmeye başladı, araştıralım. Değil mi?
Doğru mesaj verelim. Doğru bilgilendirelim...

Neyse.

Goncagül  "Tehciryan"

19 Ocak 2014 Pazar

7. Yılda Sen

Bugün tam yedi yıl oldu. Hak hukuk yok olalı. Adalet yerini bulmayalı. Ümitlerin yavaş yavaş tükendiği koskoca yedi yıl. Düşündüm de, bu kötülüğü yapanlar hariç başka bir kötülük yapanlar var. Seni anladığını zannedenler. Buna inananlar...ve bu inandıklarını savunanlar. Sanki sen öyle demişsin gibi.
Sanki barış ve özgürlük değilmiş istediğin...
Dişe diş kana kan demişsin gibi...
Seni savunduklarını sanan, ama henüz amacını dahi bilmeyen insanlar olduğunu gördüm. Yedi yıldır. Anlamıyorlar...

Ben çoktan vazgeçtim bu ülkedeki adaletten ama, hiç olmazsa düşünceni sahiplenen kişiler biraz daha tanımış olsaydı seni. Meselenin Türklük-Ermenilik olmadığını, senin ülkeni çok sevdiğin için yurdundan 'kaçmadığın'. Herşeyi göze aldığını çünkü gidersen, vatanını haketmeyenler yüzünden yüzüstü bırakmış olacağını... 
Biraz anlasalardı keşke...
Ermeni olduğun için övünen o düşmanlık güden ermeniler...
Belki biraz olsun içim rahat olurdu... hepimiz biliyoruz işte derdim o zaman. 

Hepimiz Hrant değiliz ne yazık ki...
Olamayız.
Olmak için anlattıklarını anlamamız lazım. Bu durumda sen gitsende seni Yaradanın yanına, fikrini yaşatabilenler olabilirdik.

Sanırım azınlığız.

Belli olmaz Hrant dayday...
Belki adalet bizden yana olur.

Goncagül "Yedi"

16 Ocak 2014 Perşembe

İyi ki...

Sevgili Goncagül,

Hani büyümekten korktuğun, büyüdükce yitireceğine inandığın birşeyler vardı ya? Onlardan bahsedeceğim biraz. Hazır seni bulmuşken. Yalnız yakalamışken. Sen uzun zamandır dinlemediğin bir müziği açmışken...

Bir kaç gün önce düşündüklerini anlatacağım sana. Sesli söylemeye çekindiğin, daha doğrusu, uzun zamandır kendi kendine konuşmadığın için. O kadar da korkunç değilmiş değil mi? Ya da insan, öngöremiyormuş birçok şeyi değil mi? bildiğini zannediyormuş ama aslında hiçbirşey bilmiyormuş. Ve aklından geçen her olasılığı gerçekmişcesine yaşıyormuş. Başı dik, kararlı... Halbuki her kararlılık bir olasılık ve her olasılık o anın şartları ile bağlantılıymış. Gördün. Şahitsin ve artık biliyorsun. Şimdi buna göre mi adımlar atıyorsun? Galiba değişiyorsun... ve bunun o kadar da kötü olmadığını görüyor, biliyor ve yaşıyorsun.
Bu önemliymiş, haklısın. Kendi içinden çıktığından beri daha net görür oldun. Çok yakından duyduğunu zannetiğin seslere ne kadar uzak olduğunu farkettin. Yani sen, kendi içinden biraz olsun çıkınca, aslında kendine hiç bu kadar yakın olmadığını keşfettin. Kendine kocaman bir yabanclılık çektiğini ve, zaman zaman, ruhunu sanrılarınla beraber hapsettiğini. 


Özgür mü hissediyorsun?
Özgürlüğün elinden alınır diye korkup avuçlarının içinde sımsıkı tuttuğun gözyaşlarının seni tutsak ettiğini farkedip, birer birer süzülmelerine izin verdiğinden beri ne değişti?

Galiba şimdi özgürsün,
yani sandığın birçok şey gibi bu da olasılıklarından biriydi. Gerçek olmayan ve asla gerçekleşmeyecek olan. İyi ki yani...

Kaybedeceksin sandın. Ama daha çok sahibi oldun. Daha da geliştirdin. 
Küçük Goncagüller her yıl büyürler. 
Renkleri değişir.
Kokuları da belki...
Ama tek bir yaprağı eskimez.

Hayat hep, gri bir gökyüzünün ufacık mavilikte göz kırptığı bir yer...

Evet...

İyi ki...

Goncagül "11ocak"
Goncagül "24mum"