Adımlarıma Işık

19 Ekim 2012 Cuma

İstanbul

Kaç tane başlık var böyle, kaç yazı...
 
Kaç yaşanmışlık kaç dilde yazıldı bu şehirde...
 
Kaç yüzü tanır, kaç maske taşır...
 
Bu rengarenk gibi görünen tek renkli şehrin deniz suyu tadındaki masalları bile dinlenilir. Beslenirsin her yürekten. Yeni bir hayat öğrenir bir yaşına daha girersin. İstanbul bu; sağı solu belli olmayan ama herkesin aynı istikamete yolculuk ettiği şehir. Kadın şehir. Büyülü ve bazen bir o kadar yalancı.
 
Yorgundur İstanbul kadını. Sancılıdır bazen, yeni hikâyelere gebeyken. Ve fakat doğurduğu hiçbir hikâyenin sonu yoktur. Sürer gider...hiç bitmez. Herkes aynı tatta yaşamaz bu şehri. Farklı güzergâhların değişik kalpleri uzun bir serüvenin ya kurbanı olur, ya alacaklısı ya da hiçbir zaman hiçbir şeye doymayanı.
 
Çöpçüsü de İstanbul kokuyordur, yazarı da. Tinercisi de İstanbuldur, sanatçısı da...
Herkesin İstanbulu içindedir; kendincedir, yüreğine uyarlanmıştır.
 
İstanbuldur bu; bazen bukalemun, bazense bir tokat gibi inen şeffaf koca bir gerçek.
 
Benim İstanbulum demli çay kokuyor. Aşk kokuyor benimkisi.
 
İstanbul içimde, yanımda, hem gerçek hem rüya....
 
Goncagül "Yakamoz"

30 Eylül 2012 Pazar

Herkes

Var olmak...

Olması gerektiği gibi olmak. Nedir peki olması gerektiği gibi olmak? Neye göreydi ve kime göreydi? Nasıl olunmalıydı, dersi nerede alınırdı...

Bir kaç parçaya bölünmek yani. 

Evlat olmak. Kardeş olmak. Abla olmak. Ağabey olmak. İşçi olmak. Patron olmak. Eş olmak. Dost olmak. Anne olmak. Baba olmak. Öğretmen olmak...

Tek seferde birkaç tane rolde olmak çok mu kolaydı? 
Peki bu 'içerden gelen' bir his değil miydi?...

**

Bir yavrunun duyduğu anne kokusu içgüdüsel değil mi?
Bir kadın, çocuğunu kollarına alana dek anneliğin ne olduğunu bilebilir miydi? 
Yıllar yıllar önce bebeklerini sarıp sarmalayan, gül gibi bakan, 'kocakarı' dediğimiz ilaçlarla bir yaşa getiren, eğiten, sevgiyle kucaklayan anaların elinde  annelik kılavuzları mı vardı?


Dün bir animasyon filmi izledim. Kız prensesti ve kraliçe annesi kızına bir prensesin nasıl davranması gerektiğini hatırlatıyordu her fırsatta. Nasıl yemek yemesi gerektiğini, nasıl selamlaşması gerektiğini, nasıl giyinip nasıl yürümesi gerektiğini, söylemesi ve söylememesi gereken cümleleri,... 
Kendi doğrularını ve yanlışlarını kızına aşılamaya çalışırken beklentilerinin ne kadar bencilce olduğunu anladığında çok geç kalmıştı. 


Peki sen ne yapıyorsun? Olması gerektiğini düşündüklerinin gerçekten olması gerektiğine inanıyor musun yoksa bunlar sadece senin beklentilerin mi? 
Peki sen nasıl seviyorsun? Karşındakini sevdiğin şekilde sevilmeyi beklediğinin farkında mısın? Yoksa, herkesin kendi doğruları ve yanlışları ile var olmaya çalıştığını ve her bireyin sevgisini farklı şekillerde gösterebileceğini anladın mı?

İşte ben buna koşulsuz sevgi derim. 

Bu yaşa gelene kadar oluşturduğun hayatın içinde doğruların ve yanlışlarınla kendine bir dünya yarattın. Ama beklentilerini hep kendi kişiliğine uyarladığını farketmedin. 'Olması gerektiğini' sandığın bütün doğruların olmadığında ne kadar yanlış kişilerle paylaşımlarda bulunduğunu düşündün. Sadece sevildiğini sürece sevdin, ya da sevildiğin şekli sevmedin...

**


Önce bir bağ oluştuktan sonra sevgi oluşmuyor. Sevgi varsa güçlü bir bağ oluşuyor. Sevgi, burnunun ucu kadar kısa mesafeli değil oysa. Sevgi karşındaki kişinin yürüdüğü yolları anlamakla başlıyor. Sevgi, karşındaki yüreğin nasıl attığını kavramakla başlıyor. Gerçek sevgi, beklentilerinin dışında farklı hayatlarla oluşturabileceğin görünmez bir bağ ile bağlanıp TEK olmayı başarmakla devam ediyor...
Karşındaki insanı bütün farklılıklarıyla benimseyip bir olmakla sağlamlaşıyor. 
Kadın olmak, bu zor ve meşakkatli yolda kocasını, yavrusunu, anasını ve babasını, kardeşini ve dostlarını oldukları gibi görüp ona göre şekil almayı gerektiriyor...muş.


Seviyorum bu, bazen acılı ama sonu tatlı olan değişimleri. Ve bana inandığı için doğru yöne itip büyüten Sevdiğimi. Sevdiklerimi.

Goncagül 'Petite'

20 Eylül 2012 Perşembe

Saldırı


Bir köle,  hayvan, dilsiz-sağır biri gibiydi ama kadın değildi. Asla kadın olamazdı. Bir kadına bu yapılmazdı. Ve bir kadın, böyle hissetmemeliydi.

Omuzlarında ki tırnak izlerinden damlayan kan bedenini  yakıyordu. Ağlamak istiyordu ama yüzünü kalleşçe kapatan o eli indirmesi mümkün değildi. Genzini yakan bu sesiz çığlıklar başını döndürüyordu. özellikle üstündeki o bir çift gözle karşılaşmamak için başını bir sağa bir sola çevirip duruyordu. Saç diplerine kadar duyduğu bu acı karabasan gibi üzerine çullanmıştı. Hareket edemiyordu. Hareket etmesi olanaksızdı. Bir dağ gibi demek isterdi ama bu kelimeyi bunun için kullanamazdı. Dağ demek yiğit demekti. Babası olabilirdi mesela. Ağabeyi de. Dağ gibi adamdı onlar. Lâkin bu yaratık dağ gibi olamazdı. Biraz daha çırpınsa altından kalkabilir miydi? Bilmiyordu. Etrafına baksa onu kurtaracak bir cisim ya da birilerini bulabilir miydi? ‘Elime geçse...’ diye düşündü. .. ‘elime bir şey, herhangi bir şey geçse şu an öldürebilir miyim?’...


Ağırlık; kalbini, ruhunu, zihnini, kadınlığını, yani bütün varlığını delicesine ezerken aklından geçenleri değiştirdi...bu kâbustan kurtulmanın başka yolu yoktu.


Artık orada değildi. Pis bir kokunun kurbanı olurken ruhunu göçebe misali bırakmaya karar verdi. Galiba adı çaresizlikti. Yüreğini böylesine acıtan bu durumdan kurtulamayacığını anladığında parmağını bile oynatmaktan vazgeçti. Oynatamadı.

Ve gördü. Çocukluğunu gördü. Çok uzaklarda biryerlerde hâlâ temiz kalabilmiş bir kaç insan gördü. Babası hiç kıyamadığı kızının saçlarını okşuyordu. “Canım kızım...” diye seven güçlü sıcak elleri güven doluydu. Dünya yıkılsa ona bir şey olmayacak, babası kötülük olmasına hiç izin vermeyecekti. Annesini gördü. Hiçkimse de olmayan kokusunu  hayal etti. Avuç içlerindeki kendine has kokusuyla sabun kokusunun karışımı tüttü burnunda. Anası tüttü burnuna...Yumuşacık göğsünde, tertemiz aşk acıları çekip ağladığı günleri anımsadı. Kızkardeşini gördü. Henüz küçük ve savunmasızdı. Ve henüz güveniyordu herkese... seviyordu herkesi. Nefreti tatmamış; aldatılmak ve terkedilmek yoktu sözlüğünde. 

Yaşadığı bütün güzellikler gözlerinin önünde birbir canlanırken, canavar ortadan kaybolmuştu.


O andan itibaren, bir başkasının günahı onun etine leke gibi yapışmıştı. O andan itibaren canavarın adı bile geçmiyordu, geçmeyecekti. Herkes konuşuyordu ama asıl haykırması gereken susuyordu. Söyleyecek çok sözü varken acısını tarif edemeyeceğinden korkuyordu belki de. Ya da birilerinin yine, yeniden onu suçladığını duymak istemiyordu. İnsanların tıpkı o canavardan farksız olabildiklerini görmek istemiyordu. Duymak istemiyordu. Tek istediği bu düzenini bir türlü anlayamadığı hayattan kopup gitmekti. Bu kadar alçalabilir miydi insanlar... bu kadar kaybedebilirler miydi insanlıklarını?

İnsan olmak, öğrenilebilir bir ders miydi?

Birileri çıktı ‘kadın tecavüzcüsüyle evlensin’ dedi.


Birileri hep kararlar verdi. Hiç düşünmedi. Hiç hissedemedi. Empatiden yoksun, anlayışı sıfır, hatta ve hatta uzun lafın kısası insanlıktan nasibini alamamış varlıklar bu hayatları hiç mi hiç önemsemedi.

O kız, günbegün, senebesene ruhunda taşımak zorunda kaldığı koca kara delikle kalakaldı koca dünyada. Madurken suçlu oldu. Masumken eksilttiler onu...

Kimse sormak istemedi. Herşey gibi bu da geçer dedi. Biri gelir ve unutturur dedi.

 Unutulur du elbet. Biterdi elbet. Soğurdu elbet. Kurtulurdu elbet. Ama bu ruhun, bu koca kara deliği kapatabilmek için insana ihtiyacı yoktu...


Tecavüze uğramanın sadece bedene yapılmış bir eziyet olduğunu düşünen bütün zihniyetlerin bir gün uyanmasını umuyorum. Tecavüzün sadece bedene değil de, ruha, yüreğe, beyine, bütün hayatına edilebileceğini anlamalarını umuyorum. 


Ve bugün, sözümona ADALET savunucuları olan savcıların ve de hakimlerin sunduğu ‘kadın tecavüzcüsüyle evlensin’ gibi çözümlerin sunulduğu bir ülkeye Rab merhamet etsin!

Goncagül “Bakış”

19 Eylül 2012 Çarşamba

Yorgunum, Yorgunsun, Yorgunuz


Evet. Yorgunluk ve daha da çok baş ağrısından dolayı kapkaranlık odamdan sesleniyorum. Uzun zamandır tütsülerimden yakmadığımı düşündüm. Birden hayatın karmaşasının beni nasıl da farkettirmeden içine hapsettiğini gördüm. Tütsü. Basit evet... belki de gereksiz görünen bu detay, bir yavaşlayıp bir hızlandığım maratonda bir şeyleri unutturuyor gibi. Sessiz kalmak mesela. Bazen öylesine imkânsızlaşıyor ki kendimi tanıyamıyorum. Çünkü bulamıyorum. Hayatın bu hiç durmak bilmeyen oyunlarının içinde zaman zaman kaybolduğumu ve kalbimin sesini duyamadığımı hissediyorum.

Bu kokuyu seviyorum. Uzun zamandır yakmadığım tütsüm, eski bir dost gibi gülümsüyor uzaktan. Işıl ışıl...

Sonra duruyorum. Beni bu kadar çok yoran nedir diye soruyorum kendime. İşler mi, girmek zorunda olduğum ders mi, sabahları erken uyanmam mı, yol mu,...
cevabını gayet iyi bildiğim bu soruyu sorarken kendimden kaçtığımı farkediyorum. Fakat biliyorum; insan en çok kendiyle yüzleşmeli.  


Ve sıra sıra geçiyorlar gözlerimin önünden...

Can sıkmak için bile bile yazılmış yazılar-sarfedilmiş sözler.
Kendi gözündeki merteği görmeden başkalarını yargılayanlar.
Karşılık alamadığını düşündüğünde sevgisini nefrete dönüştürenler.
Küfürler.
Birzamanlar tatlı su pınarı olan ağızların acı acı kustukları kelimeler.
İkiyüzlü sevgiler-dostluklar.
Menfaat içinde boğulanlar.
Arkasından söylenmedik söz bırakmadığı halde yine, yeniden yüzüne gülenler...


Beni yoran bu işler değil. Yol değil. Sabahları erken uyanıyor olmam değil. Beni yoran, kılımı bile kıpırdatmadan sadece görmek zorunda olduklarımı görmek. Gözlerimi kapatsam duyuyorum. Kulaklarımı tıkasam görüyorum. Yok olsam, olamıyorum. Var olmalıyım. Ve var olurken bunlarla baş edebilmeliyim. Var olurken bunların üstesinden gelebilmeliyim. Üstesinden gelmeye çalışırken bunların artık beni yormaması gerektiğini öğrenmeliyim. Biraz daha büyümeliyim. 


Sonuçta kendime bir söz vermiştim. Benim kabuğumun içi kek kokuyordu ve bu hoş kokuyu kimse bozamazdı. Sadece bana ve Sevgilime ait olan kabuğun dışına çarpar durur sadece. Zarar mı? Veremez. Acı  mı? Hissetmem. Tek duyduğum bu yoğun yorgunluğun çaresi ise O’nun omuzu.

Öyle bir dönemdeyim ki; törpüleniyorum yine. Biraz ara verilmiş olan tadilata tekrar başlanılmış gibi. Olmam gerektiği gibi olabilmem için değiştiriliyorum. Şikayetçi miyim? Hayır. Kolay mı? Hayır. Gayet zor olan bu süreçte, yıllarca üstüne et gibi yapışmış, senden bir parça olmuş, kişiliğine nakşedilmiş ve bu zamana kadar seni sen yapmış şeylerin aslında olmaması gerektiğini görmek ve vermek, yoruyor.  Ve lâkin verdikçe mutlu oluyorum, yoruldukça hafifliyorum.

Canımı sıkan herkesi öğretmenim sayıyorum.  Kendi kibirlerinin ve gururlarının içinde boğulurlarken istemeden bana kattıkları güzellikler için teşekkür ediyorum.

Goncagül  “Eğitim”

4 Eylül 2012 Salı

Türkiyeleri


Ben Ermeniyim. Hem de saf kan. Öyle dedemin dedesinin dedesi Türk, anneannemin annesinin annesi de Rum falan değilmiş. Bildiğin ‘gavur’um. Ama dayanamıyorum. Uzun zaman önce vazgeçmiştim böyle konuları yazmaktan. Fakat sessizce işini yürütenleri gördükce aynı sessizliğe bürünüp sadece izleyemiyor ki insan? Hiçbir şey yapamayacağını, eli kolu bağlı sadece izleyebileceğini bildiği halde iki kelam etmeden duramıyor ki? Duranı anlayamıyorum ki... 


Bugün bir fotoğraf gördüm. O fotoğrafa benzer bir sürü ölümsüzleştirilmeye çalışılmış yaşanmışlıkların fotoğraflarını görmüşlüğüm de var. Ne yazık ki amaçlar boşa çıkmış olacak ki, birileri(!) parasına para katarken diğerleri ölmeye devam ediyor! Şehit oğlunun cenazesine gelen ‘acılı’ bir baba, nöbet tutan askerin terini siliyor. O sırada hanımı ve kardeşleri bir tabuta sarılmış ağlıyorlar. Baba da ağlıyor. Gözümden yaş damlayamadı. İçime aktı. Tahmin etmeye çalıştım. Çok düşündüm. Böyle bir duygu hayal edilebilir miydi? Aynısı olur muydu? Nasıl anlayabilirdim Baba’nın ne hissettiğini? Ne hissederek o askerin terini sildiğini? Neden sildiğini? Yüreğinin üstüne binen ağırlığın tarifi olabilir miydi?

Ateş düştüğü yeri yakmaz mıydı!

Anlayamam. Hayal edemem. Zaten insanoğlu ölümün hayalini, hele ki evlâdının artık yaşamayacağını hayal edebilir mi ki.


Birileri kendi kanından canından olanlardan bahsederken gururlanmasını biliyor da, onları korumaya gelince kılını bile kıpırdatmıyor, hatta, “Şehit cenazeleri yaygaradır!” diyebiliyor ya... Ve o Baba’nın yüzü içler acısı bir ifadeye bürünüp nöbet tutan askerin terini siliyor ya...düğüm düğüm oluyorum. Dedim ya, söylenecek çok söz yok.

Yazık.

Goncagül “dumur”

31 Temmuz 2012 Salı

Şeytanın Güçlü Silahları Ve Zayıf İnsan

Konu uzundur fakat yazıyı kısa tutmaya çalıştım  13/01/2012

İnsan farkında olmadan zihnini köreltiyor. Duygularına ve düşüncelerine hakim olamıyor. Televizyonda izlediklerine, internette okuduklarına veya 13.cuma gibi safsatalara inanır hale geldi. Hiç farkında olmadan ruhlara derinlemesine işleyen bu sahte düşünceler her ne kadar "ben inanmıyorum" densede, aklın bir ucuna yerleşmeyi başarmıştır. *Seyiren sol gözün uğursuzluk getireceğine inanan birisinin sol gözü seyirdiğinde içten içe duyduğu, kendine bile itiraf edemediği  bir endişe vardır. Aynı şekilde sağ gözü seyirdiğinde ise, kendisi bile farkında olmadan umudunu buna bağlayıp hayatında güzel bir olayın gerçekleşeceğine inanır.  Aslında uzun zamandır aklımı meşgul eden bu konuyu bugünün tarihi tetikledi. Yanlış cümleler kurup yanlış bir mesaj vermemek için aylardır ertelediğim bu yazıyı yazmanın vakti geldi de geçti. Insanları gerçeklikten uzaklaştırmak için geçici ve doğru olmayan meşgaleler ile aldatıyorlar.

Kendiniz veya çevrenizde en azından birisi "benim batıl inançlarım var" cümlesini kurmuştur. İnsanoğlu akıllıyım diye geçinirken bu kadar saçma birşeyi özel bir durummuş gibi yansıtır etrafındakilere. Ki bu yansıtma bile, hiç karışmayacağını düşündüğünüz akılları karıştırabilmekte.
Bakalım batıl kelimesinin gerçek anlamı nedir:   - Doğru ve haklı olmayan.
                                                                   - Çürük, temelsiz, asılsız.

Çoğumuz, batıl kelimesinin asıl anlamını bilmediğimiz halde "mantıklı" insanların "o tarz" inançları olamayacağını gayet iyi biliriz. Yinede bu kelimenin gerçek anlamlarına göz attığımız zaman durup düşünmedik mi? Bizim gibi mantıklı düşünebilmeyi seven, akıllı, çağdaş bir insan nasıl olur da doğru ve haklı OLMAYAN, çürük, temelsiz ve ASILSIZ birşeye inanabilir?

Bu tarz inançlar zihnimizi ve ruhumuzu etkilediği gibi günlük hayatımızıda derinden etkiler. Bilinçaltımıza yerleşmiş bu sahte inançları tek başımıza engellemek  imkânsızlasıyor. Bunun başka bir örneği ise astroloji'dir. *Özellikle bayanların ilgisini hayli çeken bu, sonuna -ji eklendiği için uzun zaman önce 'bilim dalı' olarak yaygınlaşan falcılık, hem kişiliğimizi, hem de yarınlarımızı etkileyip parmağında oynatmaktadır. Burada altını çizmek istediğim en önemli husus ise, Tanrı'nın varlığına inanan insanların bile burç yorumlarını okumasıdır. Hepinizin bildiği gibi astroloji, doğum haritanıza göre size bir burç belirlemiş, gayet simgeselleştirip sizi kategorize etmiştir. Siz burç karakterinizin özelliklerini övünerek okuyup içten içe böbürlenirken (olumsuz özelliklerinizde bile), farkında olmadan kendi benliğinizi genelleştirip buna kendinizi inandırıyorsunuz. Burç karakterinizin yanısıra, bir bilim dalı olduğu söylenilen astroloji'de düpeduz fal bakılıyor. Geleceğinizi Tanrı'dan başkası bilemezken hergün birileri burç falınızı yorumluyor. Siz her sabah birnevi geleceğe hazırlanmak için  falınızı okurken, bütün gününüzü söylenen yalanlara endekslediginizin farkında mısınız? Dünyada ne kadar Oğlak burcundan insan var ise bugün çok mutsuz ve yorgun olacak. Ne kadar Başak var ise mutlu ve bol para kazanacak. 
Arkadaşlar, uzaktan baktığımızda insanoğlu gücüyle ve zekâsıyla  çok övünüyor da gün içinde gayriihtiyari böyle saçma biçimde aldatılıyor!

Mavisiyle başımızı döndüren Nazar Boncuklarını yereceğim şimdi izninizle. İnsan tarafından icat edilmiş küçücük bir mavi boncuğun bizleri o kem gözlerden  , kötü niyetlilerden  koruyabileceğine  akıl sır eriyor mu?
Hristiyanlara haç taktıkları için PUTPEREST damgasını vuranlara asıl PUTPERESTLİĞİN bu derece bir nesneye bel bağlamaları olduğunu söylemekten çekinmiyorum. Diğer tarafta ise, Nazar Boncuğu'nun bir insanı koruyabileceğine inanmayan, ama yinede takan bir grup insan mevcut. Öncelikle şunu belirteyim ki, ben haddimi aşmadan, yazımı okuyanları suçlamak değil aydınlatmak niyetindeyim. Gayet mâsumane ve süs için takılan Nazar Boncuk'larının 'kötülüğe kapı açmak' gibi olumsuz bir sırrı vardır. Sizler farkında olmadan, "ben zaten inanmıyorum, sadece görüntüsü hosuma gidiyor" derken Şeytanın namluyu iki kaşınızın ortasına dayadığının farkında değilsiniz. Elbette Tanrı'ya, iyi ile kötünün varlığına inanmayan bir insan için anlattıklarım boş gelecektir. Benim ısrarla vurgulamak istediğim, özellikle Tanrı'ya inanıpta bu batıl inançlardan vazgeçmeyen (veya tek başına bunu başaramayan) insanların bunu Rab'be götürüp sinsice örülmüş halatlardan kurtulmasıdır. Gayet normal ve süs gibi görünen bu Nazar Boncuk'larını evinizin kapısına astığınızda, saçınıza veya boynunuza taktığınızda, dükkanınızın girişine yerleştirdiğinizde tamamen kötü olanın egemenliği altında ezilmektesiniz. Tanrı'ya inanan insanın Nazar Boncuğu'na ihtiyacı YOKTUR! Başka bir açıdan bakmayı denediğinizde ne demek istediğimi anlayabilirsiniz. Yeni doğmuş bir bebeğin görücüye çıktığında kırk bin kere çekilen maşallahi yemiş yutmuş olmasının haricinde, üzerine 'panik ile' boncuk takıldığını hayal edin... İnandığınız Tanrı'ya aslında "sen şöyle bir dur..." derken küçücük bir nesnenin yavrunuzu koruyacağına inandığınızı hatırlayın. Zihninizin nasıl da köreldiğini! Ruhunuzun nasıl da hapsolduğunu! Bütün bunların beraberinde korkuyu, endişeyi, güvensizliği yani olumsuz duyguları getirdiğini bir düşünün!

Böyle olması gerekmiyor. Aksine, Tanrı bizlere huzur esenlik ve özgürlük vaad etmiştir. Kendini nesnelere, burçlara, fallara veya uğur getirdiğine inandığı herhangi bir eşyaya bağlamış kişi özgür değildir.
Dünyanın ta kendisi kötülüğün egemenliği altında olduğu için, bu tür şeyler insanlar tarafından olabildiğince sadeleştirilip modernize edilmiştir.

Mesela Fil Biblo'ları. Filler Taylandlılar için oldukça önemlidir. Yani Budizmin bir parçasıdır. Bu paragrafa başlamadan önce yanlış bilgi vermemek için internette biraz daha araştırırken bakın ne buldum: Yedi adet bulundurmak refaha ve şansa kapıyı açmaktır.Ve bulundurduğunuz mekana ayrı bir renk verir. Son zamanlarda evde ve işyerlerinde fil bulundurmak artık bir moda haline geldi. Kimilerine göre batıl inançlar olsada kimileri bu minik fillerin ortama verdiği hoşluktan gayet memnun. Bu metin Ev Dekorasyon ürünleri satan bir websitesinden alıntıdır. Metinde bir nesnenin şansa ve refaha kapı açacağı yazıyor. Ayrıca, bunun bir batıl inanç olduğu bilinsede, günümüzde moda haline geldiği söyleniyor. En çok ilgimi çeken  ise "...kimileri bu minik fillerin ortama verdiği hoşluktan gayet memnun" kısmıdır. Ne kadar da  şirin bir şekilde yıkıyorlar beynimizi öyle değil mi? :-) Burada sırf ürünleri satılsın diye durumu allayıp pullayıp reklam yapan insanlar söz konusu. (bkz Kutsal Kitap: Değersiz putlari ile beni öfkelendirdiler Yasanın Tekrarı 32:21)

Yazımı okuma zahmetinde bulunanlardan bazılarının abarttığımı söylediğini duyar gibiyim; ama bu kesinlikle abartı değildir. Toplum bahsettiklerimi öylesine normalleştirmiş ki, durumun ciddiyetinin farkına varabilmek için durup derin bir şekilde analiz etmek gerekiyor.

13.cuma gibi hurafeler ise insanoğlu'nu heyecanlandırmak ile birlikte, bilinçaltını "acabalar" ile doldurup aksilikleri ve de kötülükleri beklemeye koyar. Hem de hiç farkında olmadan...

Yazımı yazarken özellikle bir kaç defa 'farkında olmadan' diye vurgu kullanmamın tek sebebi, bu yazıyı okuyanların artık bu farkındalık içinde olacaklarıdır. Ve bu yükü sizi memnuniyetle yüklüyorum.

Aylardır içimi kemiren bu konuyu paylaşmak boynumun borcuydu. Umarım maksadım yanlış anlaşılmaz. Tamamen iyi niyet ve sevgiyle aydınlatma ihtiyacı duyan biri olarak kabul edin.

* Benimde zayıf noktamdı.

Goncagül "elçi"

29 Temmuz 2012 Pazar

Kısaca...

Her yüz bir hayat.

Her yüz bilinmezliğe, ama senin seçtiğin yöne doğru giden bir yolun haritası.

Her insan çizgilerini rehber belleyip bulurken yolunu, hedefe yaklaştığında ya mutluluğun ya da pişmanlığın ortasında bulur kendini. 

Hayattaki vasfının sonuna bir ünlem eklemenin hiç bir anlamı yoktur. Göründüğün kadarınca olduğun gibi, anlaşılmak istediğin kadarıncasındır. Beyaz ya da zenci olmanın arasındaki renk farkı, insanlık farkı değildir misal. Ne okumuş olman önemli ne de amele. Ne sevdiğin yazarların isimleri ne de gördüğün ülkeler. Ne marka çantan ne de sırtında yaşamın boyunca taşımak zorunda olduğun çuvaldır seni sen yapan. 

Sonradan edindiklerini üzerinden sıyırıp attığın anda çıplaksındır; ve esas olan, bu çıplaklıktır.

Goncagül "İstanbul"