Adımlarıma Işık

23 Nisan 2013 Salı

Karmaşık Umutlar


Bu dünya Tanrı'yı kabul etmiyor.

Güzelliklerin de iyiliklerinde kaynağını değiştiriyor.
şünüyorum; herşey bu kadar somutken başka anlamlar katmanın manası ne?
Neden kabul etmesi bu kadar kolay ve şahane bir gerçek varken cevabı ayrı yerlerde ararsın?
Zor mu...
Yoksa cesaretin mi...

Oysa ki, bugün birçok filozofun bile kabul ettiği gibi herseyin karşıt grubu vardır ve bu zıtlıklar inkâr edilemezler.
Siyahın beyazı...
Karanlığın aydınlığı...
Doğrunun yanlışı gibi.
Bu gerçeği ortadan kaldırmaya çalışıp yüzyıllardır varolan ahlâkın bile yavaş yavaş yok olmasına sebep olanların, asıl amacı ne?
Hakikatten iyilik mi?
İyi ile kötünün gerçekliğini yalanlamaya çalışarak, kötülüğün kol gezdiği yeryüzünde yeni bir akımın içinde savrulup giden ruhları tükenmez huzura erdirebilme çabaları...imkânsiz gibi.
Evren dediklerinin daim cevapsızlığı... Haykırsanda gerisin geri sana dönen sesin, aynadaki yansımana tapıp kendi kendinin Tanrı'sı ilan etsende sonucu değişmeyen olaylara karma deyip yine karmakarışık olanların bitmeyen arayışları...
Mutlak bir huzuru ve esenliği reddeden yüreklerin sevgi sözcüğü altında binbir vesvese ile boşluk doldurabilme telaşları...

"önce insanlık" başlığı altında benliklerinden başka hiçbirsey büyütmediklerini, daha doğrusu büyütemeyeceklerini izah etmek kolay mı?
Zorluğunu bir kenara itip, aslolan cevapları sunduğunda ise sadece hiçbir sonuca varmayan garip açıklamalarla karşı karşıya kalmak, iyi mi?
Anahtar kelimeyi biliyorum, kalbini aç! desen de halatlarından kopamayan insanların özgürlüğünü öyle derinden istiyorum ki...

Derdin verdiği zevkten...
Aldatıcı sözden...
Süründüren sahte sevgilerden bağımsız, etten bir yürek!

"Bulduğum tek şey: Tanrı insanları doğru yarattı, 
Oysa onlar hâlâ karmaşık çözümler arıyorlar." ~Vaiz 7:29


Goncagül "Yusufcuk"

22 Mart 2013 Cuma

İçsel Haykırışlarımın Dışsal Yansımaları part 4

İlk olarak tamamen ayrı bir yazı konusu olan Metrobus katillerine buradan kucak dolusu sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Hemen kendini sağına soluna bakmadan, doğrudan hedefe odaklı bir şekilde adeta metrobusun içine fırlatan ilginç insanlar; başarınızı yürekten kutluyorum. İlle de ben oturacağım! deyip amacını layıkı ile, döve söve, ite kaka, çarpa çırpa yerine getiren nadide insanlar; helal olsun. Önündekini halı misali diziyle döven, yanındakilerini ise aduketleyip bi sağa bi sola sere serpe yere yapıştıran dinamik Türk genci; adamsın. Daha böyle bir sürü sevgi sözcükleri yazmak istiyorum, ama bu da amma abarttı gitsin aşkını içinde yaşasın dersiniz diye bu konuyu burada şimdilik kapatıyorum.

Sessiz çığlıklarım bugünlerde sessizliğini bozmuş, bağır çağır haykırışlara dönüşmüştür. Hayatımın en anlamlı, en özel, en başka, en acayip günlerini yaşarken yepyeni şeyler öğrenmenin tadını başka türlü alamıyorum. Kurduğum upuzun cümlelere bakacak olursam gerçekten içimde biriktirdiklerimi anlatmak için çok hevesli görünüyorum. Amma ve lâkin  o kadar çok kelime yok dünya dağarcığında. Gönül ister ki ben bir konudan diğer konuya atlayayım, daldan dala konayım, herşeyi mümkün olduğunca kısa ama öz yazayım... Zor! Hele ki bir günün sadece 24 saat olduğunu düşünürsek ve ben bu 24 saatin en az 20 saati meşgülsem, bu daha da zor.  Vakitsizlikten ve tıkanıklıktan yazamamak ciğerimi derinden yakmakta. Ne de olsa üç-beş dakika ayırıp zorlama yazamayanlardanım.

Velhasıl, koşturmak neymiş, İstanbul trafiği gerçekte ne demekmiş, yağmur-çamur-soğuk üçlüsünün topuklu ayakkabılarla Mercan yokuşunu çıkıp inmek nasil bir eziyetmiş gördük. Düğün hazırlığının çooaak şekeeaağr olmakla beraber ne kadar da yorucu olduğunu da gördük. Görmüş geçirmiş insanlar olarak en iyi ve en kısa sürede nerede gelinlik dikilir, nereden davetiye alınır, nerede nikah şekeri yaptırılır hepsinin tek tek reklamını yapabilirim, bilginize.
Sevdiceğim sağolsun, gelinlik dükkanının kanımca sahibi olan Haşim ağabey bizi o kadar çok sevdi ki, ne hizmette kusur etti ne de fiyatta. Kusursuz dikimine kusursuz ücret yapıştırıp dört günde gelinliğimi hazırlayan Haşim ağabey bundan böyle, candır, ağamız paşamızdır. Kendimi aynada görünce içdünyamın suskun pıtırcıkları bıcır bıcır gözlerimden, kulaklarımdan ve ağzımdan taşarken çok sempatik Emine bacı duasına dua katarak heryere tükürdü ve ben bütün olumsuzluklardan o anda şıp diye kurtuluverdim... Adını sanını bilmediğim ama her gittiğimizde "Ben de yıllarca Brüksel de yaşadım Matmazel" diyen teyzenin içdünyasına ve o yaştaki muhteşem egosuna hayran kalıp zihnimde adına binlerce yazı yaktım...
Uzun lafin kısası, gelinliğin içine girmek başka bir âlemmiş. Aynada kendini görmek daha başka... Kendin misin değil misin anlamıyorsun. Nasıl bir duygu olduğu ise tarif edilemez. Etrafın uçurumlarla doluyken senin ayakların yerden kesilmiş gibi hissediyorsun. Düşmeyeceğini biliyorsun ama yinede tanıdık bir çift göz sana bakıp korusun istiyorsun. Anne gibi... 
Bu güzelliği herkes tatsın dilerim.

Bu serüveninin hiçte ürkütücü olmadığını gösteren sevdiceğim olmasaydı korkardım.
Ağabeyimin evden gidişinin ardından haykırırken, bu artık aynı sevginin farklı statülerle süslenmiş yeni bir hayat diye anlatmıştım ya? O hayat iyiymiş... Güzelmiş. Yani sözüm sanadır ağabeyinin kızkardeşi. Yeni statülerin sevgi ve bağ ile alakası yokmuş. Simdi kocaman bir aile olup "bir aile de bizden olsun" çektik...
Bu arada iki gün sonra bir senelik resmi olarak evli olmamiz çok absürd ama olsun. 
Buradan Aline'e, Nayat'a ve bu kategorinin insanına mesaj veriyorum.

İşte böyle okurcan.


Homo Metrobusyus'lara buradan tekrar ve tekrar sevgiler, saygılar.

Goncagül "çılgınca arifesi"

20 Şubat 2013 Çarşamba

Vize Tamam! Özlem Tamam!

Sabah diğer günlere kıyasla biraz daha yorgun ve sakin uyandım. Hiç şikayetsiz, isyansız, geceden giyinmeye karar verdiğim kıyafetlerimi giyindim. Her sabah ne yapıyorsam ağır ağır yaptım. Ceketimi giyindim, çantamı koluma taktım, telefonumu kontrol ettim ve çıktım. Yaklaşık dört sabahdır gördüğüm kadını evimin kapısını açar açmaz yine gördüm. Yine aynı topuk sesleri, aynı tempo ve aynı güzel sarı saçlar. Yaşını başını almış kararlı adımlarla artık nereye gidiyordu bilmiyorum ama yorgunluğuma iyi gelmişti. Herzamanki gibi gökyüzüne baktım. Sevinç, mutluluk, yorgunluğumun aksine güzel olan ne varsa yüreğime aktı. Göğün tam mavisinden! Güneşin tam sarısından! İçimden "bugün çok yazılası bir gün gibi..." derken olacaklardan habersizdim.

Ofise girdim. Tanrı'nın bir lütfu yai yine güneş benim masama doğmuştu. Oturdum, Halsizdim ama iyi göründüğüme emindim. Çalışmam için gerekli olan programları başlatmadan mailbox'umu açıp manager'ıma mail çektim en yorgunundan...
Sonra ümitlice ama aslında biraz ümitsizce haber beklediğimiz yerin websitesine girdim. 
Dosya numaramızı girdim...
Aynı ekranı, aynı yazıları, aynı bekleyişle karşılacağımı zannederek...
Garipti...Bir tuhaflık vardı. In treatment yazmıyordu. Accord yazıyordu? Filmlerde olur zannederdim ama bakakaldım ve gözlerimi ovuşturarak gerçekten uyanıp uyanmadığımı kontrol ettim. Hâlâ aynı yazı...Hâlâ accord...Hâlâ, o aylarca deli gibi beklediğimiz cevap gelmişti. Zor süreç koca bir accord ile sona ermişti...İnansam iyi olurdu!

Ben diyeyim mutluluktan Tarzan'ın Jane'i gibi o ağaçdan diğer ağaca zıplayasım var, siz deyin Tazmania canavarı olmuşum kendi etrafımda 180km hizla dönüyorum! Enerji patlaması yaşıyorum! Hayatımda hiç olmadığım kadar sevinç fışkırıyorum! Üstümden tonlarca ağır bir yük kalkmış, kemiklerim gevşemiş, zihnim kendine gelmiş gibi!

Yirmi şubat hayatımız boyunca unutamayacağımız bir hediye gibi geldi. Tam zamanında geldi!

Artık hiç ayrılmamak üzere ve ayrı yerlerde mücadele etmek zorunda olmamak üzere Canım'a, Ruhum'a kavuşuyorum! 
Burada kıvranmıştım ya burada rahatladım şimdi!

Yuupppiiiii yééééyyyy yeaaaaaah!!!

Goncagül "çatı"
Goncagül "beyaz"
Goncagül "başlangıç"
Goncagül "mutlu!"

13 Şubat 2013 Çarşamba

Çok Sevdiklerime Söylemek İçin!

Biraz araştırdım ancak bulamadım. Sevgililer Gününün bazı ülkelerde sadece sevgili ile değil, tüm sevilenlerle kutlanıldığını duymuştum ve bu çok hoşuma gitti. Babasına, annesine, kardeşine veya sevdiği dostlarına da armağanlar alırlarmış. Öyle pahalı hediyeler de değilmiş. Bir çiçek, güzel bir kart ile sevgilerini ifade ederlermiş. Kapitalizmin konuştuğu bir çağda böyle bir şey kulağa çok hoş geldi.

Zira sevilene verilen en güzel hediye mücevher ve benzeri pahalı nesneler değildir nihayetinde. Sevgini ifade edebildiğin her eylem, sevilen için yeryüzünde eşi benzeri olmayan bir hediyedir. Takliti yok, değeri paha biçilmez...
Sadece ticaretten ibaret olan 14 şubatlarda değil, hergün söylesek sevdiklerimizi onları ne çok sevdiğimizi...
Korkmasak bundan. Dilimizin ucuna geldiğinde geri çevirmesek. Zorlanmadan sarılabilsek. Yenilsek bizi tutan o garip tutukluğa... Özgürce, her istediğimizde, Seni seviyorum desek! Diyebilsek! Hem bedava, hem ömür boyu, hem yaşam soluğu...
Sevginizi armağan edin sevdiklerinize!
Umuyorum ki, ne alayım diye düşünmek yerine varlığınızdan mutluluk duyan, varlığı ile mutlu olabildiğiniz sevdikleriniz olsun hayatınızda. 
En güzeli bu...

Sevdiklerimiz yanımızdayken hâlâ, bu kadar zor olmasın kucaklamak. Bir gün ile sınırlanmaz aşk!

Bütün sevdiklerime bir kez daha Seni Seviyorum deme bahanesi olsun bu yazı.

En çok en özelime; yoldaşıma, sırdaşıma, aşkıma, Çağdaşıma teşekkür olsun...
Dün...
Bugün... 
Yarın...

Hergün!

Seni çooook seviyorum!

Goncagül "aşk"


5 Şubat 2013 Salı

Samatya Samast'ya Olmasın

Kamu susarken aynı sessizliğe bürünüp tek kelâm etmemek olur muydu?

Olmazdı.

Denedim; denemedim değil susmayı.

Fakat sonra günlerce beni rahatsız eden soru işaretlerimle boğuşmaktansa içimde ne varsa ulu orta dökeyim-yazayım-konuşayım da kendi kendime cevap olayım istedim. Kendi kendimi inkâr etmekten vazgeçeyim istedim.

Evet kendi kendime. 
Çünkü burada yazılanları hiçkimse kale almayacak. Zira bir çok amatör internet gazetesini, Agos'u ve diğer websitelerinde yayınlanmış olan haberleri bile görmezden gelen bir toplum bu. Yaralarını koparıp kanattıkca kanatan, ama sarmak adına parmağını bile oynatmayan. Belki de hâlâ yaralarımız degil de yaralarıdır da ondan.
Yani çoğunluğun duyarsızlığına devam etmesinin başka bir sebebi olabilir mi, bilemiyorum. Gerçi halk ne yapsın değil mi? En büyükler susup konuşmazken ve hatta sırt sıvazlarken halk ne yapsın...Ne yapabilsin...

28 Aralık, yine bir cuma günü 85 yaşındaki Maritsa Küçük bıçaklanarak öldürülmüştü. Bunu ne haberlerde duyduk ne de gazetelerde okuduk. Sanki Samatya İstanbul'a ait bir semt değil, Maritsa Küçük de haber olacak kadar değerli bir kadın değildi. Bununla da kalmadı. Kim oldukları belli olmayan saldırganlar 83 yaşındaki Sultan Akyar'ın evine girip saldırdılar. Sultan'da ermeniydi. Yine haberimiz olmadı. "Yayam ölebilirdi...bu bir hırsızlık girişimi değil Ermenilere karşı kasıttır" diyen torunun ifadesi dikkate alınmadı

Çok uzatasım yok...
Daha yazarken içimin kıyıldığı bu Samatya vahşetlerine daha ne kadar sessiz kalacak bu yetkililer bilmiyorum. 
İnsanların eylemi, kadınların birliği ne kadar ses getirecek; bu protestolar amacına ulaşacak mı, bilmiyorum. 
Türkiye daha nice Samast'lar büyütüp eğitirken olan yine benim bir avuç milletimin ihtiyar kadınlarına mı olacak, bilmiyorum.

Hani Hrant dayday öldü ve hâlâ adalet yerini bulamadı ya?
Oradan biliyorum...

Aysın artık bu ülke. Kendine gelsin güzelim İstanbul. 
Da nasıl olacak...
Baş'ı ahmak olanın vücut hareketleri ne kadar doğru olabilirdi ki...

İyi ki hâlâ bizi anlayıp adaletin yanında olan insanlar var.
İyi ki ayrı milletten olsak bile aynı toprağın insanı olduğumuzun farkında olanlar var.

Goncagül "sesli düsünce balonu"

28 Ocak 2013 Pazartesi

Er Ya Da Geç

Önemli bir konu keşfettim.

Uzun zamandır bir hayli üzerinde durup düşündüğüm bir konu. Derinlemesine incelemeye çalıştığım, doğruluğunu tarttığım ve sonunda inandığım bir konu. Özdenetim sayesinde üstesinden gelebileceğimi sandığım bir konu. Ve fakat özdenetimimle ilgili hangi seviyelerde olduğumu hiç göz önünde bulundurmadığım bir konu. 
Bir konuyu düşünüp taşınırken, doğurduğu veya doğurabileceği başka konuları hiç bulamadığım, bulamadığım gibi de düşünmediğim, düşünemediğim gibi de hatalara yol açabileceğim bir konu. Biraz karışık bir konu. 

Bir insan gözünün ve bir insan kulağının ne kadar mühim üyeler olduğunu keşfettim. "Bu benim gözüm-kulağım. İstediğimi görür istediğimi duyarım. Özüme gemi vurur, sarsılmam." düşüncesi ne kadar da yalanmış meğer. Her hâlukarda "sarsılmam" diyebilmek için insan gözüne soktuğu ile kulağının duyduğuna kontrollü yaklaşabilecek bir meziyete sahip değilse, asıl denetim burada başlıyormus. Yani gözünün görüp, kulağının duyduğunu kontrol etmekte...
Neden mi...
Çünkü insan kendi kendinin doktoruymuş. Hiçkimse, senin ne görüp ne duyduğunu umursamayacağı için sen kendi kendinin bekçisi olmalıymışsın. Zihnine girebilecek hertürlü olumsuzluğun sorumlusu senmişsin. Karşındakı bunlardan mesul tutulamazmış pek tabii.

İşte bu yüzden bugün hayatımda yeni bir karar verdim. Madem zihnim ben farkında olmadan kulağımın duyup gözümün gördüğü olumsuzlukları biriktirip, hiç olmadik zamanlarda önüme sunuyor; ve madem ki kalbim bazılarını kontrol edemeyecek kadar hassas olabiliyor... O zaman ben de, gayriihtiyari biriktirebildiğim bütün kötülükleri reddederim. 

Bakmazsam, görmem.
Dinlemezsem, duymam.

Şimdi bu tür kararlar oturup teori çalışırcasına alınmıyor. Yaşıyorsun hayatın içinde. Karşılaşıyorsun. Anlıyorsun. Bazen geç olabiliyor. Çok istesem de zorlamaya gelmiyor... bir işe yaramayabiliyor. Sınırlar zorlanmıyor. Ama gördüm, duydum, anladım, kabul ettim. İçime baktım. İçimi keşfettim. Ne olduğumu itiraf ettim. Düzeltmeye karar verdim.

Bir başkasını değil.

Kendimi.

Tavsiyesi benden, uygulaması senden...

Goncagül "Anlama Noktası"

24 Ocak 2013 Perşembe

Boşversene...

İnsanlar sırf adi 'Galatasaray' olduğu için  tarihi bir yapının yanıp kül olmasına "oh olsun..." diyebiliyorlar.

Sevgili Hrant Dink'in ölümünün üzerinden 6 yıl geçmesine rağmen hâlâ gerçek sonuca varılamamışken sevenleri 'diğerlerinin' bezdirme eylemine meydan okumaya devam ediyorlar. Tam 6 yıldır 19 Ocakta Şişli'de toplanıp onca kalabalık yürüyor... İsyan ediyor... Sesini duyurmaya çalışıyor... Yemiyoruz diyor... Peşini bırakmayız diyor... Adalet istiyor. Adalet. Hem de bu ülkede. Türkiyede!
Yani sen bırak şimdi bir Ermeni'nin haince sırtından vurulmasını, daha kendi milletinden olan bir kadıncağıza sahip çıkamamış bir ülkeden bahsediyorum. Kocasından şiddet görüp tehditler aldığı için can havliyle güzel İstanbul'umun polisine sığınan kadına verilen cevap "Biz burada dizi çevirmiyoruz. Yarın barışırsınız" olmuş. Ve kadın ölmüş.

Peki ya Mehmet Ali Birand? 
Tamam, yaşarken benim de tasvip etmediğim işler yapıp söyleyen bir insandı. Ama o da bir insandı! Sevabıyla günahıyla insan. Hepimiz gibi. Hata yapabilen bir canlı. Nasıl bir toplum olmaya başlıyoruz ki bir merhumun arkasından, görüşleri bize ters geldi diye sövüp sayabiliyoruz? Nasıl varlıklarız ki biz değer görmek isterken başkalarına karşı bu kadar saygısız olabiliyoruz? Nasıl bir zihniyettir ki bu, ölmüş birinin ardından zalimce "İyi oldu Kürde..." çekebiliyoruz? Kişinin ailesini hiç düşünmeden? Neyse, zaten ateş düşğü yeri yakıyor...

İçim şişiyor.
Daha sayabileceklerim çok.
Anlatmak istediklerim çok.
Anlatınca belki rahatlarım dediklerim çok.

Ama yok.
Rahatlamıyor insan biliyorum.
Yani ben rahatlamıyorum.

Doluyorum dolmasına da...
Benim hâlâ umudum var!

Goncagül "Şiş"