Adımlarıma Işık

17 Mart 2011 Perşembe

Dede ben gelmeden ölme!

Yavaş yavaş gözlerime inanmaya başlıyorum. Hani, batıl inançlarım yoktur... inanmam da zaten. Fakat şu göz atma olayı bende fazlasıyla doğru çıkıyor. Ben inanmıyorum, ama o kendine inandırıyor. Sağ gözüm uzun süre atınca iyi haberler, sol gözüm atınca da mutlaka bir kötü haber alıyorum. Kendimi buna şartlandırmıyorum, böyle gelişiyor sadece.

**

Geçen haftasonundan beri solu gözüm hiç durmadan atıyordu. Üzerinde durmadım tabii. Çok geçmedi, İbrahim Tatlıses başından vuruldu, gözümün atması durdu.

**

Bugün herşeyin yolunda olmasına rağmen içimde bir huzursuzluk vardı sabahtan beri. Havadandır dedim, yine üstünde durmadım. Çünkü havamız pazartesi ve salının aksine gayet kötü bugün. Soğuk ve yağmurlu. En çokta hüzünlü.
Babam aldı beni akşam dışarıdan. Ben herzamanki gibi önüne fırlayıp ağzımı kocaman açarak gülümsedim. Arabanın kapısını açtım, oturdum. Şakalaşmadı benimle. Yüzüme de bakmadı. Ben baktım o bakmayınca. Şişmiş, kırmızı olmuş birde gözleri. Zor duyabileceğim şekilde "Deden kalp krizi geçirmiş, hastanedeymiş..." dedi. O an dondum. O an saat 18:15 falan idi. Normal bir tepki veremedim. Nasıl olduğunu, neden olduğunu, iyileşip iyileşmeyeceğini sormadım. Eve gelene kadar aklımda bin kere "Dede ben gelmeden ölme!" diye bağırdığımı biliyorum sadece. Konuşmadık babamla. Arabada sessizlik hakimdi. Artık eskisi gibi duygularını saklayamıyor babam. Ağlamış belli. Ağlayacak belli...

Siz benim dedemi bilmezsiniz. Hayatımda tanıdığım en pamuk insan o. Rengi beyaz, ruhu yumuşak, sesi de öyle. Gözleri yeşil benim dedemin, ferinin gitmiş olmasını saymazsak. Boyu upuzun, dalyan gibi. Dedemi tanımazsınız, şiveli konuşur ama çok kibardır. Dedem öpünce, yanağımı silerdim küçükken. Öyle içine çekerdi sevgisinden. Şimdi öpse silmem. Dedem nasıl güzel güler onu da bilmezsiniz. En okkalı küfürü eder en isabetli sözü o söyler. Benim dedem, hanımı başlamadan içmezdi çorbasını, beklerdi. Son zamanlarda yükü ağırdı dedemin. Üç sene önce kaybettiği hayat arkadaşının ardından hasret ve yalnızlık binmişti sırtına. Hep gitmek istediğini söylüyordu onun yanına. Kulakları da duymuyor dedemin çok uzun zamandır. Sesimizi duyurabilmek için biraz bağırıyorduk bazen. Dedem İstanbul'dan geldiğinde beni parka götürür bisiklet sürdürürdü. Ekmek deyince, hâlâ dedem gelir benim aklıma, o hep İstanbul'da olsa da. Nedenini bilmiyorum. Belki, şapkasını-ceketini takıp, eline tesbihini alıp, elleri arkasında ağır ağır dolaşmaya çıktığında o'nu pencereden izlediğim içindir. Geri döndüğünde kollarında ekmeklerle geri geldiğini gördüğüm içindir. Zihnime böyle yerleşmiş işte.

Eve gelince öğrendim, annem söyledi. Bilinci gitmiş bile dedemin. Sabah'a çıkar mı, bilinmezmiş. Donan yüreğim, dolan genzim, duran beynim alakasız eylemlere yöneldi önce. Ne var ne yok yemek istedim. Sanki ben çok iyiymişim gibi, ardıardına sigara içen babamı teselli etmek istedim. Böyle zamanlar sözün bittiği zamanlardır oysa, bilirim. Sustuk zaten uzunca. Biraz önce gitti babam. Dolaşacakmış dışarıda. Ben biliyorum. Ağlayacak tek başına. Odama attım ben de kendimi. Boşalttım içimi. Boşalmıyor ama...

İki hafta kalmıştı be dede. Bir kere daha görseydim. Hiç sarılmadığım gibi sarılsaydım. Sen duymasan da fısıldasaydım seni ne kadar çok sevdiğimi. Sen bilmesen de gösterebilseydim ne kadar değerli olduğunu hayatımda. Bana birsürü anlam kattığını anlatsaydım sana. İstanbul sendin dede. Şimdi sen de gidersen ne kalacak o evden geriye?

2009 ağustos ayı Belçika'ya geri döneceğimiz gün taksi'ye bindirdi bizi dedem. Halsizdi. Zaten  neredeyse hiç dışarı çıkmıyordu. Çok yaşlıydı, güçsüzdü. Heybeti de gitmişti. Şapkası vardı yine başında. Ağlıyordu, saklamıyordu. Dedemden ayrılmak hep koymuştu bana ama, bu sefer ki başkaydı hissediyordum. Bizim araba uzaklaşana kadar baktı ardımızdan, benim de o'na baktığımdan habersizdi. Vedamı etmiştim bile içimden. İki hafta kalmıştı ama...

Birtürlü olamayan damadını oldurup sokacaktım ben o eve. "Al dede buldum eşşoğlueşşeğin tekini" diyecektim kulağına. Yayamda aynısını yaptı bana. Son an da attı golünü. Yıktı hayallerimi. Ben tam arayıp sesini duyacakken gitti. Sen de öyle yaptın. İki hafta dayanamadın dede.

Dedemi hep ardımızdan bizi izlerken öylece bırakmak zorunda kaldım ve bu hep canımı acıtmıştı. Şimdi ben o'nu yolcu edemiyorum. Görevimi meleklere veriyorum.

Hoşcakal dedecim.

12 Mart 2011 Cumartesi

İçimde ki çocuğa bir şans daha

Hatırlıyorum. Çok uzun zaman geçmiş olmasına rağmen, herşey daha dünmüş gibi. Okul çantamın benden daha büyük olduğu dönemlerdi. İçine ne dolduruyordum da belime sancılar girecek kadar ağrıyordu bilmiyorum. Her an sırt üstü düşecekmişim gibi caddelerde eve kadar yürüyebilmek için bir sağ bir sol dengemi sağlamaya çalışıyordum. Eve gidene kadar ayakkabılarıma bakardım. Evimde beni nelerin beklediği sorusu olurdu hep beynimde. İçimde ki tuhaf sevincin adı ise Çılgın Bediş ya da Şirinler olurdu. Şirinleri ağabeyim kadar sevmemiş olsam da, ondan önce yayınlanan Candy'yi sabırsızlık ile beklediğim günlerdi. Garip bir dünya yaratmıştım kendime ve hergün aynı şeyler yaşanıyor olsa bile benim her güne ayrı bir renk hediye ettiğim bir dönemdi. Pazartesi kahverengi, Salı kırmızı, Çarşamba sarı, Perşembe yeşil, Cuma mavi, Cumartesi gri, Pazar siyah. Bu renklere o kadar kaptırmışım ki kendimi ve de öylesine yerleşmiş ki bu bilinçaltıma, hâlâ günleri bu renkleriyle birlikte düşünüyorum. Biri salı dediğinde kafamda kırmızı flaşlar patlıyor. Cuma dediğinde mavi...

Çok konuşmazdım ben şimdinin aksine. Sessizdim. Odamın kapısını kapattığımda artık hiçbir kötülüğün bana ulaşamayacağını bilirdim. Elimde ki deodorant şişesi benim mikrofonumdu. Karşımda hayranlarım, ben yüksek bir sahnedeyim ve arkamda deli gibi yanıp sönen ışıklar var. Oldum olası müziksiz yapamadım, radyo'da sevdiğim bir şarkıcının en sevdiğim kaseti olurdu hep. Genelde playback yapardım. Nedense düşlerimde daima, sevilirdim. Değer verip en çok hayalini kurduğum şey sevilmek olurdu. Arada sırada annem beni o halde yakalardı sanki, çok iyi hatırlamıyorum. Utanmazdım bu durumdan. Hayalimi deldiği için kızardım sadece. Terleyene kadar şarkılar söylerdim. Karanlık çökerdi.

Şimdi ağlayan bir çocuk görüyorum.

Tarhana çorbasına sevinç çığlıkları atan, deodorant şişesini kendine mikrofon yapan, hayali öğrencilerine ders veren ve her okul çıkışı haberlerden önce Şirinler izleyen küçük bir çocuğun arkamdan ağladığını duyuyorum. Deniz Arman sayesinde Ana Haber Bülten'lerini kaçırmayan bir kız görüyorum.

Hayallerini yıktığımı söylüyor. Birzamanlar, büyüse bile kimsenin o hayalleri delmesine izin vermeyeceğine dair söz verdiğimi hatırlatıyor. Sözümde durmadığım için arkasını dönüyor... Gidiyor. 

Yazmasını bilmediğim günlerimi hatırlıyorum. Henüz alfabenin 'O'sundan bile birhaber olduğum zamanları, nasıl oluyor ben de bilmiyorum ama, hatırlıyorum işte. Yine de elime kalem kağıt alıp yazıyormuş gibi yapardım. Birilerine sorular sorar, cevaplarını yazıyormuş gibi yapardım. Şimdi anlıyorum, kanımda varmış diyorum.

Küçük çocuk susmuyor. "Seni mahvetmeye çalıştılar. Düşüncelerini yıkmaya çalıştılar. O daima omuzunda olmasını istediğin büyük ve sıcak eli senden esirgedikleri günlerde bile kendi renkli dünyanda mutlu olmayı başarmıştın!" deyip beni azarlıyor. Boyuna bakmadan daha güçlü olduğundan ve beni tanımadığından, tanımak istemediğinden sözediyor.

Aynanın karşısına geçip, iki işaret parmağımla ağzımı yırtarcasına açıp, ne kadar büyük gülebilirim diye test ederdim kendimi. Zaten ota boka gülen biriydim.

Kız ara veriyor, susuyor. Gülmediğini farkediyorum. Yüzünde ki gülücük yok olmuş. Oysa onunla doğduğunu söylemişti herkes... şimdi parmaklarıyla ağzını yırtsa da, gönül ikna olmuyor gözler gülemedikten sonra.

Olumlu düşünürdü kız. Yanında kimse yoksa o giderdi. Çılgın Bediş gibi kendine bir Oktay yaratırdı. Yarattığı Oktay'ın yüzünü hayal edemedi hiç. İstemiyordu da. Yüz eklediği, renk yerleştirdği, şifrelendirdiği ne varsa hep onun ardınca giden bir ruhu olduğunu bilirdi çünkü. Çizerdi alabildiğine. Hiç varolmayan şekiller yaratırdı wasco'ları ile.

Kız karşımda ağlıyor. Zeyna gibi güçlü olacağımı söylemişim. Bediş gibi çılgınlığımı koruyup gerçekleşmeyecek olsalar bile hayal dünyamı yıkmayacağımı söylemişim. Sırt çantalarım boşalsa bile yüreğimi hep umut ile dolduracağımı söylemişim. Her geçen gün yeni birşeyler öğrenip büyüyeceğime söz vermişim. Büyümenin beni değiştirmeyeceğine, bu yalnızlıktan yılmayacağıma söz vermişim. Tek başıma olsam bile birilerinin beni eğlendirmesinden çok, ben, eğlendireceğime söz vermişim.
Gördüklerime inanmadığım, daha çok göremediklerime inandığım bir çocukluk yaşadım. Gördüklerim kalbime bir çizik attıkca bir perde indirdiğim bir çocukluk. Gözlerim açık olsalarda, herkesin göremeyeceği güzellikleri görebildiğim bir çocukluk yaşadım.

Elleriyle kapattı gözlerini kız. Açarsa gördükleri karşısında yılgınlığa uğramaktan korkuyordu besbelli. Yılgınlık, o'nun yıllar önce yaşamış olması gerekirken bunu ısrarla reddettiği ve üstesinden gelebildiği bir durumdu. Şimdi ellerini gözlerinden çekerek, kendinden çokca büyük ve de zeki olduğunu söyleyen BEN tarafından yılgınlığa mı düşecekti?

Annemin aldığı oyuncak tabak çanakları bir leğenin içine sokar, annem esas bulaşıklarını yıkarken ben de yanında o'na bakarak kendi bulaşıklarımı yıkardım. O mutfağın birtek küçük penceresini hatırlıyorum. (6 kere taşındık ta biz) Beyaz, üzerinde pembe mor küçük çiçekleri olan bir perdeydi.

Uzun boyluydu annem ozamanlar. Sırtında onun bile göremediği büyük bir çantası vardı. Biraz kambur duruyordu bu yüzden... Dengesini kaybettiğinde bir ucundan ağabeyim, bir ucundan ben tutar yukarı iterdik. Galiba biraz olsun rahatlardı. Yemek ve krem kokardı elleri. Gülümseyen yüzünün altında değişik bir hüzün gizliydi. Biz sormazdık, bilirdik zaten.

Ben çocuk değildim.

Ağabeyim çocuk değildi.

Biz çocuk değildik.

Hiç olmadık...

Küçük kız karşımda kızmaya devam ediyor. "Seni rahatlık mı bozdu?" diye soruyor. Cevap veremiyorum. "Paspas mı oldun sen?" diye soruyor. "Hayır, sevdim sadece" diyorum. "Gülen yüzünü kim çaldı?" diye soruyor. "Çalınmadı, duruyor işte" diyorum. "Yalancı mı oldun sen..." diyor. "Hayır" diyorum, bir yalan daha söyleyerek...

O an anlıyorum büyürken nelerden vazgeçtiğimi. Verdiğim sözleri tutamadığımı. Büyümek için tırmanırken kanattığım tırnaklarımı. Peşimde sürüklediğim çocukluk hayallerimi yarı yolda bıraktığımı. Ağlamayı güleçliğe tercih ettiğimi.

"Dur gitme" diyorum. Tutuyorum kolundan, "Geri dön" diyorum. Öylesine içten ve öylesine olgun ki küçük kız, bir şans daha veriyor bana.

Sarılıyor... Giriyor içime, yeni umutlar ekiyor. Sırtımı sıvazlıyor. "Olsun" diyor.

"Olsun"

Goncagül "Çocuk"

3 Mart 2011 Perşembe

Yeni bir hayatın eski bir hayat'a vedası...

Ayaklarım sızlıyor, sırtımda bir ağrı, ellerimde buz kesmiş... ama huzurluyum. Evimde olmanın huzuru, iç huzur, esenlik... güzel olan ne varsa bende var. Ufak tefek krizlerim, sinirlenmelerim, düşüş olarak adlandırabileceğim olaylarım olsa bile mutluluğum hepsinin üzerini örtüyor. İnsan kendinde birşeylerin değiştiğini hissedebiliyormuş isteyince. Biraz zorlayınca, çalışıp çabalayınca emeğinin karşılığını alabiliyormuş. İnanmaya devam edince, iman edince, sevince bambaşka oluyormuş insan. Arada ki sınırları kaldırmayı başardıkca daha da yakınlaşıyormuş hiçbir zaman ulaşamayacağını düşündüğü mutluluklara. Hayatım üç kelime, o da şöyle; iman, farkındalık ve sabır.

Ömrümce hiç bir iyi bir de kötü haber almamıştım. İkisini de sadece beş dakika içerisinde doruklarına kadar yaşamamıştım. İki gün önce ajansta annemin attığı mesaj ile sevinç gözyaşlarına boğuldum. Elimde ne var ne yok masamın üzerine bıraktım ve sadece mesajda yazanları okumaya çalıştım. Gözyaşlarım bulanık bir görüntü oluşmasına yol açsa da, asıl zorlandığım bu değildi. O güzelim kelimeleri yanyana görmeye hazır olmayan duygularımdı. Şaşkınlıktan yazan o birkaç kelimeyi defalarca okuyup kendimi inandırmaya çalıştım. "Goncagülüm Anuş hamile büyük hala oluyorum ya çok heyecanlandım. Kendi torunum olsa ne olacak? :-)" yazıyordu. Kuzenim baba olmuş. Minik kuzenim baba olmuş. Biricik kuzenim baba olmuş. Hâlâ götü boklu hallerini hatırladığım kuzenim, baba olmuş. Henüz evlilik tebrikleri bitmemişken kendisi baba olmuş. İçimde saliseler boyunca bunları tekrarlayıp kendimi inandırmaya çalışırken bir yandan da ağabeyime ve Maral'ıma müjdeli haberi vermeye çalışıyordum titreyen parmaklarımla. Hoş, onların benden önce haberi olmuş zaten. Babalığını öğrenir öğrenmez kim var kim yok bir bir arayıp, büyük bir gurur ve neşe içerisinde mutluluğunu paylaşmış bizim kuzen...

Ve derken...

Ajansın kapısı açıldı. İçeri bir kaç gün önce biletlerini benden almaya gelen 61 yaşında ki adam girdi. Önce normal görünüyordu herşey. Merhabalaştıktan sonra nasıl yardımcı olabileceğimi sordum. İçerisi güneş ışığı ile parlıyordu. Öte yandan kulaklarımda kuzenimin daha önce hiç duymadığım 'mutlu sesi' çınlıyordu. Beynimin diğer loblarında hala olacağım, bebeğin kız mı erkek mi olacağı ve nasıl görüneceği çınlıyordu. "Umarım... umarım yardımcı olabilirsiniz" dedi kısık ve çaresiz bir sesle. Karşıma oturdu. Birden başını iki elinin arasına alıp dövünmeye ve ağlamaya başladı. O an, yanında karısının olmadığını farkettim. Başını sonunu önemsemeden ortadan girdi anlatmak istediği konuya. "Dün parkta geziyorduk. Bavulları hazırlamıştık bile... Uzun zaman sonra tatile gidecegimiz için seviniyorduk. Sonra birden yere yığılıverdi. Ah benim güzel karım, bu dünyada yaşamak için fazla iyiydi!" diyordu. Ağlıyordu. Ne yapacağımı şaşırmıştım, olanları anlamaya çalışıyordum. Bir yandan sevinirken bir yandanda adamın haline yıkılmıştım. Kadın beyin kanaması geçirmiş, hastenedeymiş. Tatillerini iptal etmek zorundalarmış. Kadın kör olabilirmiş. Öyle olsa yine iyiymiş. Her an ölebilirmiş. Veya aylarca bu şekilde kalabilirmiş. Size adamın bunları nasıl anlattığını, nasıl göründüğünü ve nasıl acı çektiğini anlatamam. Benim o adam karşısında ne kadar zorlandığımı ve nasıl kitlendiğimi de anlatamam. İlk defa dut yemiş bülbül'e döndüğüm için kendime olan öfkemi size anlatamam. Bir adamın, yıllar sonra bile karısını nasıl da çok sevdiğini anlatamam. Bazı şeyler gerçekten anatılamıyormuş. Hastalıklar, kayıplar, gerçektende uzaktan göründüğü gibi değilmiş. Biri doğarken, diğeri ölebilirmiş....

Fakat yine de keyfimin bozulmasına izin vermeyen sevgi ve merhamet dolu bir Babam var. Herşeyin en iyisini bilen, sevmeyi bizden çok çok daha iyi bilen bir Yaratıcımız var. O halde endişelenmeye ve huzursuzlanmaya gerek yok.

Aklımda böcekler yok sanmayın. Var. Hâlâ var. Eziyorum sadece. Kalbim cızladığında kapılarını açıp havalandırıyorum sadece. Yüreğimi ele geçiren ve beni mazi'ye gönderen melodiler duyunca kulaklarımı tıkıyorum sadece. Tıkayamadığım zaman, içimde beslediğim ümidi konuşturuyorum sadece. Korkaklar gibi çaresizliği kucağıma alıp sevmeye başlamıyorum. Olduğum yerde kalıp, sırf o acıyı çekmek için sessizleşmiyorum. Keşke bunları önceden farketseydim diyorum bazen. Ama, geç olsun güç olmasın değil mi kardeş? :-)

Hepinizi seviyorum.


Goncagül "Kuğu"

27 Şubat 2011 Pazar

Sonuncu Baskı

Dün akşam uzun bir süre sonra tek başıma sabahladım. Niyetim o değildi, öyle gelişti birden. Ansızın gelen ağlamalar gibi. Kaybettiğin birinin birşekilde kendisini sana geri hatırlatması gibi. Ne tuhaf duygudur başkasına ait birşeyi daha iyi tanıyormuşsun hissine kapılmak. Öyle zannetmekten çok  bundan emin olmak. Buna rağmen, kendine rağmen susmak zorunda olmak. Evet, bu hafta ben suskunluğumu konuşturdum. Daha doğrusu susabildiğim kadar sustum. Bekledim. Sabırla, ucundan azıcık umutla. Kendi kendime ne olumlu ne de olumsuz alacağım hiç bir cevap için umutlanmayacağım diye söz verdimse de, kendime bile itiraf edemediğim bir ümit vardı içimde. Üzgün değilim. Kızgın değilim. Hayallerim yıkılmış gibi de hissetmiyorum. O hissi uzun zaman önce hissedip orada bıraktım çünkü. Bu daha başka ve anlatması zor bir durum. Uzun yıllar birinin yanıbaşında olmak yeterli değildir o'nu çok iyi tanıyabilmek için. Arkadaşı olmak, aynı mahallede büyümek, aynı okula gitmek hatta aynı evde yaşamak bile yeterli değildir tanımak, bilmek için. Birine tamamiyle güvenmek ve sorgusuz sualsiz o'na kendini teslim edebileceğini bilmek, ne sever ne yer ne içerden ziyade sanki hücrelerini görüyormuşcasına tanımak için dokunmak gerekmez... Ve yıllar boyunca hiç dokunamayacağını bilsende, hep bilirsin. O içinde var olmaya devam edecektir. Yaşanmışlıkla ve yaşanamamışlığın verdiği bilinmezlik ile. Bu bile içi okşayan bir tarzda olacaktır. Çünkü aynısını yaşayamayacaksın. Birdaha aynı yollar yürünmeyecek, geri dönmeler olmayacak, beklentiler hayaller ve beraberinde getirdiği bütün o güzel ümitler son bir noktada gömülüp gidecekler. Sen elinde olmadan onların yasını tutarken acı çekmediğini farkedeceksin. Zira biliyorsundur, mutludur. Mutluluğunu bilmek sana fazlasıyla yetiyordur ve cesaretle söylenmemiş her bir sözü aslında bildiğin için içten içe kalbinde küçük bir gülümseme ve bilmişlikle devam edersin kaldığın yerden. Yeni bir sayfa açmak değildir sözkonusu burada. Kaldığın yerden devam etmektir. Zor olanda budur. Ama edersin. Bir ölünün ardından bile devam edebildiğin hayatına, o'nun mutluluğunun farkında olarak daha mesut ve daha rahat devam edersin. Belki de yavrunu emin ellere emanet etmişcesine, enteresan bir şey işte...

Haftanın son günlerine doğru yaklaştıkca -kendime bile itiraf etmekte güçlük çektiğim- umudumu yitirmeye başladım. Suskunluğum derinleşti. Artık çığlıklarımda daha sessizdi. Yüreğimdeki esenliği ve huzuru kaçırmamak adına verdiğim savaşlar, dualar, Tanrı'ya olan güvenimi kat be kat arttırmak için gözlerimi sıkı sıkı kapatıp yalvarışlarım... hepsi yaşandılar ve cevaplandılar. Geçmişte yaptığım her kötülük, çaresizliğin ya da cahilliğimin verdiği bütün günâhları bir bir itiraf ettikten sonra  bir iç yıkamadan geçmiş birisi olarak yürümek için... doğrulup yürüyebilmek için... sonra yavaş yavaş koşmak için... sonra daha hızlı koşmak için... terlerken mutlu olmak içim... mutluyken gülümseyebilmek için... bu pislik ve leşten ibaret olan yeryüzünde sevincimi koruyabilmek için... farklı olduğumu bildiğim için... cadılığı bir kenara fırlatıp içimdeki prensesi uyandırabilmek için... kaybedilen herşeyin ardından YENİSİ VE DAHA İYİSİ GELECEK diye iman edip bu doğrultuda büyüyebilmek için... Tanrı ile el sıkıştım.

Pazar gününe, yani bugün'e kadar vakit ayırdım. O'nun bittiği yeni birşeyin başlayacağı bir gün bugün. Her ne kadar zor olsa da, bazılarına göre zaten çoktan bitmiş olsa da, bu benim günüm.

Dün sabah'a kadar bu şarkı'yı dinledim. Dedim ya, üzgün değil, sadece anlamaya çalışan biriydim. Artık beynimi zorlamıyorum. Sanırım bu hafta suskunluğumun ve bekleyişimin cevabını aldım. Artık sırtımda taşıyamadığım bu yükü usulca yere bırakıyorum. Tek başıma sürdüremediğim bu dengesizliğin içinde uçuşup hatalı düşüncelerin esiri olmamak için, vazgeçiyorum. Tiksindirici, utandırıcı ve de duygu sömürülü hallerimden sonra bile nedeni belli olmayan şekillerde ve de kimliklerde karşımda benimle konuşmasına rağmen. Kendime rağmen. Bundan böyle, sonsuza kadar veriyorum. Bırakıyorum.

Siz de uzun zamandır içinden çıkamadığınız sorularınızı, tutsaklıklarınızı, bilinmezliklerinizi bir kenara fırlatıp kaldığınız yerden sadece kendi aynanıza bakarak devam etmeye çalışın. Baktığınız aynaları iyi seçin ki, kendinizi olduğunuzdan farklı görmeyesiniz. Sadece kendi aynanıza bakın ki, başkalarının kontrolü altında nefes alıp vermeyiniz. Mutluluğunuzu başka ruhlara bağlamayınız. Güvenceniz Tek ve Gerçek olan Yaradan'a bağlayınız. Aşk meşk, toprak olup gidecek. Tek derdim el ele tutuşup kötülüklere göğüs gerebileceğim ve beraber gülebileceğim birinin gözlerinde kendimi bulmaktı. Vaz mı geçtim? Asla :-)

Beni güçlendirenin aracılığıyla herşeyi yapabilirim.
Fil.4:13

Goncagül "Angelica"

25 Şubat 2011 Cuma

Göklerde geziyorum...

Gözlerimden uyku akıyor. Başımı yastığa koysam, iki dakika hayal kuramadan uyur giderim sanırım. Öylede yapacaktım... yatağıma girip uyuyacaktım. Odama girer girmez, kırmızının verdiği harmoniden midir bilinmez, bir duygusallık çöküverdi. Ya da aslında var hep ama ben hissetmemezlikten geliyorum. Başka türlü üzerini örtmeye çalışıyorum. Duymamaya, görmemeye, söylememeye çalışıyorum. En zor kısmı da susmak galiba. Birsürü şey söylemek isterken susmakla yetinmek mesela. Anlatacak onca anı varken susmak zorunda olmak. Kim için... kendim için mi, o'nun için mi yoksa diğeri için mi... belki de hepsi. Neden diyorum neden... Vazgeçemiyorum bu soruyu sormaktan. Aklımı kurcalayan beni sürekli rahatsız eden ve ileriyi görmemi engelleyen bu soruyu aklımdan atamıyorum. Aşağı tükürsen sakal yukarı tükürsen bıyık. Öyle yapıyorum olmuyor, böyle yapıyorum olmuyor. Hiç olmamış gibi devam etmeye çalışıyorum o da olmuyor. Ben böyle soru işaretleri içinde boğulurken geriye tek bir çare kaldığını anladım. Gözlerimi yukarı diktim...

Saçlarım inanılmaz derecede uzadı. İnadına kesmedim. En son Eylül ayında uçlarındaki kırıkları aldırmıştım, üztelik uçları kırık falan değildi. Zaten saçlarım hiçbir zaman çok kısa olmadı. Sadece bir defa Amelie Poulain hastalığım yüzünden onüç yaşında aynı onun gibi kısacık kestirmiştim. Ama şimdi aklıma geldi ki ben o yıllarda Amelie falan bilmezdim. Tamamen Paris ve Parisienne olma hastalığım yüzünden kestirdim o saçı. Hani uzun saçı çok seviyor olmama rağmen, yakışmıştı da ne yalan söyleyim. Böyle bazen kendime rağmen yaptığım şeyleri say say bitmez zaten. Özellikle uyandığımda yataktan daha enerjik çıkıyordum sanki. Uzun uzun erkeklerin ne kadar şanslı olduklarını düşündüğüm birkaç uzun ay'dı işte. Zaten Amelie'yi ben izlemeden önce başka bir arkadaşım izlemiş "Senin filmini çevirmişler mutlaka izlemelisin..." demişti. Yani ortada bir fake varsa o ben değil Audrey'dir arkadaş! Neyse, demem o ki bir bilemedin iki ay sonra saçlarımı pantolonumun içine sokup yeni bir trend yaratabilirim. Bunun mutluluğu içerisindeyim. Goncagül'den saçmalıklar vol 1. Tabii hepsi aynı hizada değil. Kezban Yenge olma gibi bir niyetim yok sonuçta. Hem benim saçlarım kıvırcık. Sadece düzleştirdiğimde ne kadar uzun olduğu ortaya çıkıyor. Hoş, kıvırcık hali de fena sayılmaz artık. Bu saç konusu baydı tamam.

Gözlerimi havaya diktim...
Ve dedim ki...
"Tanrım, eğer olmalıydı ise, buydu ise, planladığın şekil o şekil ise, zaten olmamalı mı? Hatalarım sadece birşeyleri geciktirmiş olamaz mı? Plan bu ise Sen planını değiştirebilir misin? Hayır... Ben bu soru beynimdeyken devam edemiyorum. Takılıp kalıyorum. Benim bu sorudan bir an önce kurtulabilmem lazım. Pazar gecesine kadar müddet. Anlaşalım. Oldu, oldu. Olmadı, ben cevabımı alacağım."

Ardından...

Bir huzur...

Bir sukûnet...

Bir emniyet...

Bir güven...

Tamam herşey çok güzeldi. Yaşadığım o bağ zaten tarifi mümkün olmayan ve sürpriz bir şekilde elde edilmiş kadar güzeldi. Yaşayamadıklarımı özlüyorum sadece. Fakat insan ümidini yukarıya, Tanrı'ya bağlayınca biliyor. Ya o, ya daha iyisi. Ve ben buna inanıyorum.

İntikam 'ınız sizin olsun.

Ben yoluma...

Goncagül "Gitar Teli"

21 Şubat 2011 Pazartesi

Bazen ne yaparsan yap, olmuyor bazen...

... ama üzülme hemen. Çünkü vardır bir sebebi.

Ben kadere inanmam. Fakat hayatımda tesadüflerin olduğuna da inanmam. Her ne kadar tesadüfen çarpışıp bir yıldırım aşkı yaşamak istesemde, herşeyin böyle olmadığını iyi bilirim.
Lâkin her sonucun bir sebebi olduğuna inanırım. Hissedilen her duygunun, düşünülen her düşüncenin ve de ağızdan çıkabilen her kelimenin bir sebebi olduğuna inanırım. "Ben onu demek istemedim..."leri sevmem misal. Çünkü pekâlâ laf ağızdan çıkmıştır birkere. Dönüşü olmayan bir yol gibidir dilin kemiksiz olma hali. Yüreğinden geçeni kaçırır en nihayetinde ağzın. Öyleyse boştur sonrasında anlatmaya çalıştıkların. Vardır işte herşeyin bir sebebi.

Bir gideni varsa; vardır sebebi...

Bir kalanı varsa; vardır sebebi...

Bir son kaçınılmazsa; vardır sebebi...

Kalbin kırılmışsa; vardır bir sebebi...

Hayatın birnevi 'etme bulma dünyası' olmasının yanısıra, bir de insanın sonradan keşfedeceği güzellikler vardır. Demek istediğim; hepinizin bildiği gibi 'bugün' olmuyorsa yarın 'daha güzel'i olacaktır. Ve bugün doğmadığını zannettiğin güneş, yarın gökkuşağı ile birlikte doğabilir.

Öyleyse çaresizlik yoktur. Bu seni yıldırmak, yıkmak, adeta hayata küstürmek için kulağına fısıldanan bir yalandır. Yaşamının anlamı bir erkeğin seni sevip sevmemesine bağlı olmamalı. Sevincin bir kadının daima senin yanında kalma isteğine bağlı olmamalı. Patronun seni eleştirdiğinde ya da kovulduğunda dünyan başına yıkılmamalı. Zira aç kalmıyor artık kimse. Seni sevmeyen o erkeğin yerine daha yüreklisi ve daha sevimlisi gelebilir. Seni aldatan kadının seni aldatmasının bile vardır bir sebebi; daha pırlantalı birileri gelsin diye mesela....

Tabii bu anlattıklarım sizin için, yani 'siz' inanmayanlar ve Tanrı'nın kudretinden birhaber olan kişiler için geçersizdir. Kötülük herdaim sizi altedebilecek güçtedir. Çünkü siz güçsüzlüğünüze bir de gururunuzu eklemektesiniz. Nefretinizi, kininizi, kırgınlıklarınızı, kızgınlıklarınızı... hepsini koca bir top haline getirip kötünün ayağına yuvarlıyorsunuz. O'da o topla oynaya oynaya büyütüyor. Büyüdükce sizi içine hapsediyor. Artık dinlediğiniz boktan bir şarkı bile, beyninize, hükmedebiliyor...

Herşeyin vardır bir sebebi. Benim yaptığım seçim beni yerden yere vurup mahfetmeseydi vakti zamanında, bugün birçok farkındalığıma sahip olamayacaktım. Beni sömürmeseydi, on yıl sonra sömürülmüş olacaktım. Ama olacaktım. Biliyorum. Balık, baştan kokmalı arkadaş.

Dedim ki geçen gün; "Tanrım, peki ya yapmasaydım? bugün hâlâ...?". Sonra sustum. Dedim ki; "O halde var herşeyin bir sebebi. Ve olması gerekiyorsa dönüp dolaşıp gelecek geri. Yok olmuyorsa, imanım var, benim olacak daha iyileri..."

Goncagül "Çok iyi"

12 Şubat 2011 Cumartesi

Kırmızı Saçlı Kız

Bordo ve siyah ojeyi çok severmiş... 

Kırmızının hastasıymış...

Giyim mağazalarında kendini nedense hep çorap ve pijama reyonunda bulurmuş...

Susmaya özenirmiş, susmayı denermiş fakat başarısız olurmuş...

Aslında kendinden bahsetmeyi hiç sevmezmiş...

Yine de hep anlatır, eğer anlatmazsa boşluğun içinde kaybolacağını düşünürmüş... Bazen bu düşünce beynini kemirir; yer bitirirmiş...

Su içmeyi çok severmiş. Genelde hangi ortamda olursa olsun, su'yu, gözlerini kapatarak içermiş. Çünkü o'na göre su, dünyanın en gerçek ve en benzetilmez şeyiymiş...

Erken uyuduğunda zor uyanır, geç uyuduğunda daha kolay fırlarmış...

Orta parmağını arkaya doğru kırmak gibi garip ama vazgeçilmez alışkanlıkları varmış...

Tam bir kitap delisiymiş. Çorba karıştırırken bile gözlerini okuduğu kitaptan ayıramayacak kadar dalarmış satırların içine...

Film ile doğmuş, film ile ölecekmiş; biliyormuş...

Kendini bildi bileli hayaller kurar, birgün gerçekleşeceğine canı gönülden inanırmış...

Çok asabi imiş ama aslında perdelerini kaldırdığında çok hassasmış...

Fevri davranışları yüzünden hep kendi canı yanmış...

Şarkı söylemeyi ve dinlemeyi çok seviyormuş...

Şebnem Ferah'a âşıkmış....

Tam bir BMW E21 '75 - '83 delisiymiş... 

Hep yalnızmış. Çünkü bunu o seçmiş... etrafında birsürü insan olmasına rağmen nedense kimsenin aynı ayarda olmadığını düşünürmüş...

Görücülere ve de usullere inat 'çarpışmak, kitapların yere düşmesi ve yıldırım aşkı!' olaylarına inanırmış...

Yaramaz bir çocuk gibi içine sığmayan bir ruh'u varmış...

Okul yıllarından kalma bir 'bağımsız'lık sözkonusuymuş...

Emir almaktan hoşlanmazmış...

İltifatı sevmezmiş...

Çok şaka yapar, dalga geçenlere tahammül edemezmiş...

Makarna'ya bayılır, Mantı'ya tapar, domatesin hertürlüsüne dalarmış...

Fenerbahçe fanatiğiymiş...

Ağabeyini çok severmiş...

Marketlere inat o, bakkalları ve bakkal amcaları severmiş...

Arnavutları severmiş...

İstanbul'a sevdalıymış... Lâkin kavuşursa bitermiş... Bitsin istemezmiş...

Elif Şafak'ın Ruh İkizi olduğunu düşünürmüş...

Yılmaz Özdil yazılarını kaçırmazmış...

Çocukluğundan beri Iclâl Aydın okur, yazmasının en büyük sebebi sayarmış...

Rakı'yı sek içermiş... Başka alkol sevmezmiş... Yoklukta kırmızı şarap'a hayır demezmiş...

Bir varmış bir yokmuş'lu masalları hiç anlatmamış olmasına rağmen hep, dedesinden duymayı hayal edermiş ve okuduğu her masalı onun sesinden dinlermiş... içinden içinden...

Çocukları çok severmiş... Öğretmen olmayı istemiş... Ama yapamayacağını bilirmiş... Zaten birçok konu da kendine hep manasız sınırlar çizip kendini engellemiş...

Deli cesaretine sahipmiş... ve fakat kullanmasını bilmediğinden sonucu daim hüsranmış...

Osmanlı'ca yı öğrenme gibi bir merakı varmış... Ama sadece merak olarak kalacakmış...

Merak demişken, kendisi çok meraklıymış... Merak yüzünden başına gelmeyen kalmamış... 


Anlat anlat bitmezmiş...

Ama tek bir derdi varmış...

O'da söylenmezmiş.

Goncagül "-miş"