Adımlarıma Işık

23 Aralık 2012 Pazar

O Yaşıyor!

Birçokları her yıl olduğu gibi bu özel günün anlamını yitirmekte usta olsalar da, nihayetinde layığı ile kutlayıp önemininin bilincinde olanlarda var. 

Bazen öyle değişik hayaller kuruyorum ki nereden geldiklerini merak ediyorum. İnsan hiç görmediği cisimlerin, hiç yaşamadığı ve varlığını görmediği yaşanmışlıkların hayalini nasıl kurabilir ki? Bir yerde görürsün, okursun veya duyarsın. O senin aklına biryerlerden kazınmıştır. Bu benimki öyle biryerlerden aklıma kazınmış falan değil. Yeryüzünde hiç olmayacak olamayacak hayaller kurma profesörü atıyorum kendimi. Cennetsel düşlerimi bu dünyada yaşamaya kalktığım için çuvallıyorum bazen. Lâkin ne mutlu bana ki beni anlayan bir-iki insan var. Hatta bir tane desem daha doğru olur sanırım. 

Bilmiyorum. Belki birgün Twilight'a meydan okur fani insanlardan oluşan efsane bir aşk hikâyesi yazar onun bu kanlı maceralarına son veriririm. Tamam, benim kahramanlarım ölümcül oldukları için ölecekler ama insanoğluna gerçeği vermek yalanlarla aldatmaktan daha iyi değil midir? 
Seni bilmem. Belki sen gerçeği yanlış tanıdığın için yalanlarla idare etmek istiyorsundur. Yanlış tanıdığın için diyorum zira gerçek senin sandığın kadar ürkütücü ve acımasız değildir. Gerçek seni özgür kılar. Gerçek, sevginin ne olduğunu öğretir sana. Kendini yalnız hissettiğinde, ailenden bile göremediğini düşündüğün anlayışın has maddesini sunar. Sahiplenişlerin kaynağına götürür seni. Dostların seni ortada bıraktıklarında gerçek vefânın ne olduğunu gösterir. 

Öğretir.

Büyütür.

Pekiştirir.

Olgunlaştırıp yeryüzünün aldatıcılığına bel bağlamaman gerektiğini açıkca anlatır. 

Gerçek, birzamanlar insan bedeninde aramıza inip Sevgi olan Baba Tanrı'dır. 

Bu mesaj sana, ona, size, bize, hepimize. 

Seni özgür kılmak için bir kurtarıcı doğmuştu. Sonra ölmüştü. Sonra yine dirildi. Ve O hâlâ diri. 

Hâlâ diri!

Bunu kutlamalısın. Seni herkesten çok sevip çok anlayan bir Kurtarıcının eseri olduğu için buna iman edip bunu kutlamalısın.
Henüz farkında değilsen düşün...
Dışarı çık...Ellerinin işini düşün...
Bildiklerinle anlattıklarımı kıyasla.
Sevgiden ve Sevgi olan Baba Tanrı'dan söz ediyorum.
Adaletsiz, sevgisiz, ve ölmüş olabileceklerden değil.

Kurtarıcı Mesih'in doğumu Kutlu olsun.

Herkese bereketli bir Noel diliyorum.

Goncagül "NoelAna"

16 Aralık 2012 Pazar

Güneş Batmadan

Güneş battı batacak, kızılı yeşil çimlerin üzerine uzanıyordu. Saçının teline de deymiş diye düşündü. Bu güzelim güneş ışığı güzelim saç teline deydiğinde bakmaya kıyamıyordu, ama gözlerini de alamıyordu. Biraz ürperdi. Heyecanından mı yoksa oturduğu soğuk banktan mı bilemiyordu. Bir kez daha çevirdi başını ve ufka daldırdı gözlerini. Saç telleri geçti yine aklından. Derin bir nefes aldı ve bırakmadan yine yana eğdi başını. Keşke bilse diye iç geçirdi. Biraz boynunu öne eydi. Kırmızı ojeli tırnaklarına takıldı gözleri. Saniyeler içerisinde kanı düşündü. Bir insanın kalbini ve bir kadeh şarabı. Belki de burada olmasının bir sebebi vardı. Öyle ya da böyle hissettiği çok farklıydı. Ne kızıl buruk, ne yeşil çimler ne de rüzgârın titrettiği birkaç papatya...hersey o'nda bütünleşmişti. Herşey oydu ve o'nu soluyordu. Zamanın geçmesi ve bu yüzden eve geç kalma ihtimali de önemli değildi. Bu kötü bir cesaret gösterisiyse bile umurunda değildi. Cesur olmak bugün güzeldi. Cesur olmak o'nun yanında güzeldi. 

Tekrar başını çevirdi. Keşke bilseydi dedi yine kalbinin derinliklerinden, sessizce. Keşke bu sessiz çığlıklarımı duyabilseydi. Burnunu izledi, sonra yine güneş ışığının aydınlattığı muhteşem kirpiklerini. Her bir kirpiği saymak istedi. Dalından koparcasına sahibini terk eden tek bir kirpiği bile yakalamak, avucunun içinde hapsetmek ve mümkünse cebine sokup saklamak istedi. Saçmalık mıydı? Umurunda değildi. Kendi ruhunun denizinde boğulmak kadar güzeli var mıydı ki? 

Üst dudağını diliyle ıslattı...biraz ısırdı. Ellerini yumruk haline getirip derin nefes almaya çalıştı. Sanki nefesi kendisine ait değildi. Solunda oturan adamdan soluyordu hayatı... kalbine pompalanan kan onun kanıydı. Sessizce oturuyorlardı. Bir an o'nun aklından geçenleri merak etti. Aslında bilmek istediğinden emin değildi. Ne de olsa, bilinmezlikler içinde hayaller kurmak daha cazipti. Dudaklarına geldi sıra. Hareket etmeden, nefes almadan öylece dudaklarını izledi. Adamın yüzünde çocuksu bir gülümseme belirdi. Belki de dakikalardır attığım çığlıkları duyuyordur diye düşündü kız. Sormadı. Soramadı. Konuşursa sesi çatlayabilirdi. Sesinin çatlamasından korktu. Yutkundu. Burada olmasının bir sebebi olmalıydı. 
Bu defa adam çevirdi başını. Yüzündeki eşsiz gülümseme henüz silinmemişti. Gözlerindeki şevkat mi yoksa acıma mı diye düşündü. Kız, adamın gözlerinin içine bakmaktan korkmuş olsa bile bununla yüzleşmeyi tercih etti. 

"Eğer istersen ufaklık, seni içimde, ta buramda büyütebilirim" dedi kalbini göstererek adam.
"Çünkü ben seni duyuyorum, hiçkimsenin duyamayacağı kadar. Eğer istersen yolunu kaybettiğinde pusulan olabilirim. Küçük ayakların güçsüzleştiğinde, seni tutup kaldırabilirim. Kabul edersen herşeyin olur seni yaşatırım. Seni yaşattıkca hayatta kalır, mutlu ettikce sevince boğulurum. İstersen parçan olurum. Çadırıma girmeyi kabul edersen, uçurtmalarla olgunlaştırır, verdiğim özgürlük ile pekiştiririm." 
Kız duyduklarına inanamadı. Gözlerini bir saniye bile kırpmadan dikkatle söylenenleri dinledi. Yumruk halinde olan elleri çözülüverirken, omuzlarından bir yükün kalktığını hissetti. Galiba biraz dikleşti. Hatta oturuşu değişti. Görünmez kalkanı indi. Korkuları kayboldu. Endişesinin yerini güven kapladı. 
"İsterim" dedi sessizce. Sesi çatlamamıştı. 

İsterim...
Senin olayım...
Benim olasın...

12 Aralık 2012 Çarşamba

Daha Ölmedik


Ben en çok 21 aralıkta kıyamet kopacağını düşünen insanların şu günlerde ne yaptıklarını merak ediyorum. Yani nasıl bir bekleyiş sürecidir bu? Onları suçlamak ya da hor görmek değil yaptığım. Kıyametin geldiğine yürekten inanmış "zavallı" insanları suçlamak budalalıktan başka bir şey değil benim için. Onların ruh hallerini, zihinlerinden geçenleri ve bu acayip süreçte hissettiklerini düşünmemek elimde değil? Çünkü kendimden çıkıyorum yola. Şu an yaptığım inançları kıyaslamak ve yargılamak ta değil. Ben de dünyanın sonunun geldiğine inanan birisi olsaydım şu anda ne yapıyor olurdum sorusu bu? 

Olayın içeriği, bu safsatayı ortaya ilk kimin attığı ya da gerçekte ne olduğu değil önemli olan. Benim asıl merak ettiğim, bunca insanın birdenbire niçin kapıp koyverdiği... Bu kadar mı çaresiz? Bu kadar mı boş? Bu kadar mı boşlukta? Bu kadar mı kör? Kör ama gördüğüne inanan insanlar sürüsü...

O gün geldiğinde Şirince'ye akın eden insanlar kıyametin kopmadığını gördüklerinde hayal kırıklığı yaşayacaklar mı? İnsan dünyanın sonu gelmedi diye hayal kırıklığına uğrar mı...

Yalnız bütün bunların ve kişisel soru ve düşüncelerimin yanısıra, insanların gözden kaçırdığı ya da bilmediği bir başka nokta daha var. Maya takvimine göre aslında 21 aralıkta kıyametin kopacağı kesin değildir. Zaten kopacağı falan yok ta, bu takvime gönül bağlamış kişilerin kesin sonumuz geldi diye bir dayatmaları yok. O güne dair iki olasılık varmış. Biri, herkesin diline pelesenk olmuş olan kıyamet mevzusu, bir diğeri ise dünyanın çok büyük bir  değişime uğrama olasılığı imiş. Amerikanın daha vicdanlı bir ülke olması, illuminatinin yok olması, yüzyıllardır revaçta olan paranın değer kaybetmesi gibi ütopik değişimler...

Şimdi bu zihniyetlere gel de kız gel de kelam et...
O kadar saçma ki, insanın ağzını açıp bir söz edesi gelmiyor. 

Ofiste konuştuğum bir iş arkadaşıma "dünyanın iyiye değil daha da kötüye gittiğini gerçekten görmüyor musunuz?" diye sorduğumda bana acıyarak baktı. Galatasaray - Fenerbahçe derbisi gibi aynı. Onlara göre biziz kör olan; bize göre onlar...
Zaten ezelden beri olması istenileni yaşamıyor muyuz? Bizler ve onla halinde ikiye ayrılmıyor muyuz?

Bu böyle uzar gider.

Tanrı herkese akıl fikir versin.

21 aralıktan sonra da yaşayacağımız güzel günlere...

Goncagül "Mayagil"

4 Aralık 2012 Salı

Benim Ayım

Aralık benim ayımdır. Oldum olası en sevdiğim aydır. 
Kötülüklerin sonu, güzelliklerin başlangıcı gibi yepyeni bir yıla hazırlığın arifesidir.
Mis gibi kar kokar; mum kokar. 
Müjdedir baştan aşağı aralık ayı.
Işıktır. Kırmızıdır. Kan gibi, şarap gibi...
Sıcacık bir kıvılcımdır görmesini bilene. 
Umuttur... 
Uzaklardan doğan güçlü bir yıldızdır. 
Belki bu yüzdendir yıldızlarla dostluğum. İçimdeki sevginin temeli başkadır... Kaynağı Göklerdedir.
Aralık benim ayımdır. Hep öyle oldu. 
Soğuk sabahların keskin öpücüğüdür aralık... Her gündoğumunda yanağına konar. 
Sabırı ile, zorluğu ile, gücü ile, güçsüzlüğü ile, korkuları ile, hüzünleri ile, mutlulukları ile, heyecanları ile, kırıklıkları ile bütün duyguları yün yumağı yapıp eline verir aralık ayı. "Hadi şimdi oyna" der. Oyna. Ya da bütün bir yılın hediye ettiği bu tecrübelerden kendine bir ders ör. Unutulmaz kıl. Ör ki kalınlaşasın, büyüyesin... Senebesene olgunlaştığın gibi tecrübene tecrübe kat.
"Bak..." der aralık. "Dünyanın sonu değil!" yaşadıklarını yün yumağı yapıp avuçlarına bırakır ve "bittiğin her noktada seni yeniden başlattım..." der. "Yine, yeniden, buradayım."
Bütün yaşanmışlıkların dinlenme diyarıdır aralık.
Arınma diyarıdır.
Oturup düşününce, tartıp ölçünce, herşeyi bir gözden geçirince altına cesurca imza atabildiğin yerdir.

Senin aralığın hangisi ve nasıl bilmem.

Ama bu benim ayım.

Goncagül "Mum"

NOT: Maya, çörek, ekmek vb hamurların kabarmasını sağlayandır.

30 Kasım 2012 Cuma

Kısa Kısa

29/11/2012


Kitaplarını nefes almadan okuduğum ve bu yüzden kendime inanamadığım; Filminin her bölümünü sinema salonlarında kendimden geçerek izlediğim Twilight'ın en son bölümünü de aşkımı ikna ederek onunla izledim. Ne iyi ettim... Canım kocacığım gönlüm olsun diye benimle geldiği sinema salonunda kıkır kıkır hikâyenin saçmalığına gülerken ben yüzüne bakmaya bile utandım. Ki, kendisi gayet iyi niyetiyle sadece efektlerin ve sahnelerin basitliğinden bahsederek genel olarak filmle ilgili olumsuz eleştirilerde bulunmadı. Bir bölüm bu kadar mı kötü olur, bir filmin en son bölümü bu kadar mı hayal kırıklığına uğratır! En iyi ve en heyecanlı bölüm olması gerekirken filmin cansızlığı ve duygusuzluğu beni öyle böyle değil candan yaraladı; canevimden vurdu. Romanlar film yapıldığında hafiften bir kıskançlık bir kıvranma olur içimde nedense. Kitabı okurken zihnimde canlandırdığım karakterleri oyunculardan kıskanma gibi garip bir huyum vardır. Sanki onları ilk ben keşfetmişim ve birebir zaman geçirmişim gibi tuhaf bir duygudur bu. Fakat Twilight farklıydı ne yalan söyleyeyim; ta ki son bölümü izleyene kadar! 

Kınadım. Kınıyorum. Kınayacağım. 






** 

Çok eskiden Facebookta "Büyüyünce Çağan Irmak Olacağım" diye bir grup açmışlardı. Çok isabetti zira bir Çağan Irmak olmak duyguları, olayları, durumları, aileleri,...kısacası hayatı o kadar yalın ve bir o kadar güzel anlatabilmek demekti! Hayran kalmamak imkânsız. Şimdiye dek yazıp yönettiği birçok filmi çok sevmeme rağmen Prensesin Uykusu benim için tektir. Nedenini anlatmak güç. Belki de bir nedeni olmadığı içindir... Sadece hissettirdiklerinin farklı oluşunu sevmemden kaynaklanıyordur. Bilemiyorum. Velhasıl konu bu değil. Konu Dedemin İnsanları. Aşkım İstanbul'a 156897542167.i seyahatimde bir keyif harikası olan Türk Hava Yolları yine yaptı yapacağını. Bazı hosteslerinden pek haz etmesemde gerek uçağın konforu, gerek aşcısı ve muazzam menüsü gerekse Tadım fındığına tek kelimeyle deliyim. Ama gerçekten deliyim. Sen hiç uçakta otururken zevkten dört köşe olmuş yalnız başına gülümseyen birini gördün mü? gördüysen o kesin bendim. Neyse konu bu da değil. Bu anektodumda özellikle altını çizmek istediğim konu Dedemin İnsanları fılmidir. Bir film hastası olarak, izlediğim en güzel yerli filmlerden biriydi diyebilirim rahatlıkla. Bu kadar geç kalmış olmayı da kendime yakıştıramadım ayrıca. İzledikten sonra hüzünü ve mutluluğu bir arada hissettiren nadir filmlerden. Çetin Tekindor'un oyunculuğu hakkında ise yorum yapmak anlamsız olur. İzlemediysen hemen izle!

**


Bence dünyanın en zeki ve en komik adamlarından biri olan Cem Yılmaz'ın yeni stand up gösterisi tamammış. İzlemek için sabırsızlanıyorum!

**

Bazı insanlara şaşırmaya devam ediyorum. Sanırım son nefesime kadar şaşırmaya devam edeceğim çünkü dünyanın iyi bir yöne doğru gittiğine inanan pıtırcıklardan değilim. Gerçeği bilmeseydim ve gerçek beni özgür kılmasaydı belki ben de bu yalana kendimi inandırıp daha rahat bir yaşam sürebilirdim. Lâkin herşey bu kadar tozpembe değil. Ve şuna eminim ki; birçok insan bu kadar korkak olmasaydı bu yalana inananların da sayısı bu kadar fazla olmazdı. Belki de ihtiyacımız olan şey biraz daha cesarettir ha ne dersin? Belki de biraz daha korkusuz olabilmeli ve üstüne yürümeli bize kalleşce sunulan yalanların? Belki ille de gönül rahatlığını değil de, gerçekten yeni nesilleri düşünmeli. Ve bize yapıldığı gibi koca bir yalan yerine onlara gerçeği öğretmeli. Hiç bitmeyecek bu. Hep şaşıracağım. Sevginin kaynağı bencillikse senin dünyanda, ben o dünyada yaşamak istemiyorum.

Daha biriktirdiğim, anlatmak istediğim o kadar çok şey var ki...
Bazen en iyisi onları bir albüme sokup saklamak sanırım.
Sadece kendine.

Sadece Sevdiğime.

Canım aşkım, hayatımı renklendirmeye devam et!


Goncagül "Sözlük"

18 Kasım 2012 Pazar

Yokluğun Zenginliği

Öyle zamanlar vardır ki anlatmak istesen de anlatamazsın. Çoğu zamanda yüreğinin en kuytu derinliklerinde hapsedersin o anıları. İhtiyacın olduğunda ortaya çıkarıp tekrar umut soluyabilmek için. Umut kokan eller vardır. O eller elma soyar, battaniye örter, sıcak çorba kaynatır, en sevdiğin tv programını açar, sana döşek hazırlayıp vücudunun hiçbir yerinin üşümemesi için sarar sarmalar. Öyle sözler çıkar ki ağızlarından, kırk yıl düşünsen aklına gelmez, yıllarca yaşasan bir günde anlatılanı anlamazsın. Ve öyle hikâyeleri vardır ki, yakınsan utanırsın. O hikâyelerden kendine gelecek hazırlarsın. Tenceren de umuttur kaşığında. Evinin her duvarında o hikâyenin izi asılıdır tablo misali. İster istemez o umut kokan diyarda alırsın soluğu en zor zamanlarında. Öyle çok şeyler anlatmalarına da gerek yoktur aslında; sadece yanında oturayım, yine bana elma soysun, yine gözümün içine baksın, yine o emsalsiz sevgilerini kalbimde hissedeyim istersin. Ama onlar leb demeden anlarlar ağzında gevelediğin leblebiyi. Hazine kutularından ihtiyacın olan mücevheri çıkarır, sanki bu zamanlar için saklıyormuşcasına sererler önüne. Sorgusuz sualsiz. Karşılık beklemeden. Vermek için. Sadece vermek...

Kolay bir çocukluk geçirmediğim günlerde bir umut evim vardı benimde. Küçük ve bahçeli. Karıncalarıyla adeta dost olduğum günlerdi. Dakikalarca tek bir karıncaya odaklanıp "şimdi nereye gidiyor..." diye gözlemlediğim ve kendimi -garip ama- onun yerine koymaya çalıştığım bol çocuk kokulu günlerdi. Evet bol çocuk kokuluydu fakat nedense doğuştan gelen bir içgüdüyle bu kokuyu saklamak zorunda olduğumu sandığım günlerdi. En güzeli ise, bu duvarlarından Orhan Gencebay sesleri duyulan, mutfağı mis gibi çörek kokan, göğsü mis gibi umut kokan sığınak evim vardı; özgürce çocuk olabileceğimi hatırladığım. Dedemin kalın kaşlarının altında şefkat vardı görrmesini bilene. Yayam (anneannem) ayaklı neşe, sevgi, cankurtaran, ümit, ve daha bunun gibi benzeri kelimelerle özetleyebileceğim bir kadın. Bugün kazık kadar bir kız, hatta evli bir kadın olmama rağmen soluğu cankurtaranımın yanında alıyorum. Ben gitmesemde o geliyor. Ben söylemesemde o anlıyor. Ben hayatın karmaşasında kendimi bile unuturken o beni unutmuyor. Ufak tefek vefasızlıklarımın hesabını yapmıyor. En zor zamanlarımda yine o hazine kutusunu çıkarıyorlar ortaya. İçinden ihtiyacım olan mücevheri seçiyorlar. 

Kâh kulağıma küpe yapıyorum, kâh bileğime bilezik.

Tanrı o umut ışığının sönmesine azla izin vermiyor.

İyi ki varlar...

İyi ki uzun yıllar yanımda olacaklar...

Yerlerini hiçbir koku, hiçbir ses, hiçbir yürek dolduramaz.


Goncagül "Torun"

7 Kasım 2012 Çarşamba

Kale Gibi!

Nasıl yoğunum!

Nasıl koşturuyorum inanamazsınız.

Bir kasabadayım bir aydır. Daha doğrusu bir kasabadayız. İlk kitabımı burada yazmaya başladım. Çok heyecanlıyım, ama buranın havası suyu tavuğu domatesi ömre bedel. İlham üstüne ilham yağıyor durduramıyorum kendimi. Tabii bu arada sevgilim beni yalnız bırakmadı. O da bu küçük kasabanın küçücük şirin evinde benimle beraber. Muhteşem fikirleriyle bana arada sırada destek oluyor. Derin hayalgücü kurguma kurgu katıyor, kitap cümle devrimi geçiriyor; o biçim yani.

Sabah erkenden horoz sesiyle uyanıyoruz! Güneş odamıza doğuyor ama siz öyle güneş var dediğime bakmayın. Burası gerçekten buz gibi! Mis gibi orman havasını içimize çektikten sonra çiftçilerin bizim için ayırdığı taze süt, yumurta, sıcacık ekmekler ve bal ile kahvaltı ediyoruz. Düğün tarihimizi de aldık bu arada. Gelinliğim de hazır. Tam istediğim gibi oldu! Birşeylerin rayına oturmuş olması içimizi çok rahatlattı. Kitabıma daha iyi yoğunlaşabiliyorum. Yaşadğım şehirden biraz uzak kalmak ve birnevi içim rahat bir şekilde sevgilimle hayal alemine dalmak çok iyi geldi...

Demeyi çok isterdim!!!

Ama dersem; hayalgücünün, atmasyonunun, geniş bakış açının allah cızırtısını versin deyip beni döverler. Tenhada sıkıştırıp bi güzel benzetir kuytularda cesedimi sererler.

Koşturduğum yok. Kitap mitap hak getire. Hele kasabaymış, kulubemsi güzel şirin mi  şirin evcikmiş, hepsi hikâye.
Henüz gelinliğim falan da hazır değil! 
Özlemler, kavuşup kavuşup beklemek zorunda olmalar içimizi cız bız yapıyor, bir süre kendimize gelemiyoruz hatta kendimize hiç gelemiyoruz. Kendimizde değiliz. 
Yalnız yoğun olduğum koca bir gerçek. Zihnim yoğunluktan patlayacak. Öyle bir durum ki bu anlatmaya çalıştığım; yaşamayan kesinlikle anlamayacaktır. Uyuyorsun. Daha doğrusu uyuduğunu zannediyorsun fakat beynin hep uyanık ve hep düşünmekte. Dolayısıyla ne zihnin uyuyor ne de bedenin dinlenebiliyor. Saat başı gözlerin açılıyor. Bir sağa bir sola dönerken bir düşünce bitip diğer düşüncenin ardı arkası kesilmiyor!

Durumlar böyle. Kötü değil. İyi. Ama yorucu...Bazen hiçbirşey yamamak daha doğrusu süreç nedeniyle yapamamak insanı oldukça yorabiliyormuş bunu anladım. İçimde herzaman bir Amélie Poulain taşıdığımı biliyordum, ama birgün içimde bir adet aşk-ı memnu Matmazeli, Kuzey Güney Kuzeyi, Muhteşem Yüzyıl Hürremi ve hatta Leyla ile Mecnun İskender'i taşımak zorunda olacağımı bilmiyordum.

Hayat işte. Dişini sımsıkı tutup sabretmeyi ve kale gibi sağlam olmayı öğretiyor! : )

Hepinizi çok seviyorum!

Goncagül "Latifeteyze"