Adımlarıma Işık

11 Mayıs 2012 Cuma

Eksik Bahar


Mügelerin kokusu dolduruyormuş içimi…

Ilıılık esen yellerde dengemi sağlamaya çalışıyormuşum mavi bir kelebek gibi…

Sağa sola sendeliyormuşum istemeden, ama gideceğim yeri biliyormuşum.

En sevdiğim renk kırmızıdır ya, beyazı yakıştırıyorum bahar’a…

Bahçeye bakan bir mutfakta elimde fırından yeni çıkmış taptaze sıcak ekmeği dilim dilim kesiyormuşum…

Bir yandan çay demlenirken, büyük büyükannemden kalan porselen fincanlara doldurmanın heyecanını yaşıyormuşum içten içe…

O naneyi çok sever ya, naneli domateslerim de hazırmış

Kalbimin sesi gelişinin sesini bastırır da duymam diye endişeliymişim…

Olsunmuş

Nasıl olsa içeri sızan güneş ışığı gibi usulsa sızacak ve sarılacakmış boynuma. O zaman anlayabilirmişim geldiğini ve “umarım ekmek kokuyorumdur…” diyebilirmişim...

Her bir dilimin üzerine bir kaç dakika sonra yaşayabileceğimiz hayalleri sürüyormuşum…

Radyo’da en sevdigim Yael parçası çalarken huzur bir melodi gibi kulaklarımdan girip bütün hücrelerimi dolduruyormuş

Saatin yanında gözüme çarpan fotoğrafımız, hücrelerimi tek tek kilitliyor, huzurumun kaçmasını engelliyormuş

Çünkü gözlerinden doğru yola çıktığımda; zıplaya zıplaya selam veriyorum bütün esnafa! Bisikletli gençlerin arkasından ıslık çalıyorum! Bebeklerin yanaklarını öpmeye kıyamadığımdan makas alıyorum! Kafamı yaracak herhangi bir direğe aldırış etmeden masmavi gökyüzünü izleyerek devam ediyorum! Mügelerin kokusu kumruları mutlu ederken etraf ak mı ak sevinç boyuyormuş hayatı…  

Bahçem hazırmış. En sevdiğim çiçek tarlalara ve yol kenarlarına ait olduğundan burada, leylaklar, güller, mügeler, menekşeler ve laleler açıyormuş

Bembeyaz sandalyelerimin üzerine düşen yaprakları yok etmeden masamın üzerini lila bir örtüyle örtüp süslemişim… Bahçemi birde nane kokusu sarmış şimdi…

Kalbimin delicesine çarpmasına neden olan başka bir koku daha gelmiş sonra…

Oturmuş masama… elinde benim için aldığı çilek reçeliyle…
*
Şimdi baharım böyle değil. Şimdi baharın bütün güzel kokularına ragmen yarımım. Değil ekmek kokusu, fırını verseler iyi olmuyorum. Hasret bahar’a yakışmıyor. Bütün renklerin adı özlemken parmağıma çarpan bir böceğin tehditiyle kamçılanıyorum…

Biliyorum bitecek bu özlem ve bu ‘eksik’ geçirdiğimiz son bahar olacak.

Goncagül “Kumru”

27 Nisan 2012 Cuma

Unutmadık Unutmayacağız!


İyi halt edeceğiz.

Halbuki unutabilsek; unutmayı da geçtim artık affedebilsek!

Bilsek ki; bir ‘özür’ yetmeyecek.

Bilsek ki; bir ‘özür’ün samimi olup olmadığını anlamayacağız zaten.


Artık birsürü insanın aslında bizimle aynışüncede birleştiğinin bilincinde olsak ve bu bize yetse!

Gidenin geri gelmediğini ve hiçbir özürün de geri getirmeyeceğini anlasak!

Her yıl 24 nisanlarda ‘Ermeni Soykırım’ını hatırlamak, gerçekten milletimizi sahiplendiğimiz anlamına mı geliyor? Sorsan Ermenistanın E’sini bilmeyen Ermenilerin hepsinin canı çok yanıyor ama, kendi içimizde bile birlik olmayı maalesef başaramamış bir halkız biz. Her sene 24 nisanda anıtlarda, kiliselerde, derneklerde ve evimizde 97 yıl öncesini hatırlamanın bize hiçbir faydası yok!

Bugün o vakitler soykırımı canlı kanlı yaşayan atalarımız bile suspus olup ‘ille de soykirim!’ demiyor! Fakat sadece büyüklerimizden dinlediğimiz acılarımızı üstlenip bu acıyı yayan ve büyüten, en sonunda da düşman kesilen bizleriz!

Altı sene önce Brüksel Sahakyan Ermeni Derneği’nde her Cumartesi sabahı, ah vah etmeden kalkıp Ermeniceyi ve tarihini öğrenmeye giderdim. Birçok gerçekle daha yakından yüzleştigim gibi, Ermenicenin ne kadar zengin ve güzel bir dil olduğunu da o dernekte öğrendim. Tarih anlatıldıkca ve  yüreğime bir bıçak gibi saplanmaya başladıkca taşlaştığımı ve en sonunda da Türk milletine neredeyse tavır aldığımı hissettim!

O gün anladım; Sen çocuklarını bu zihniyet ile yalan veya doğru kendi  tarihinle yoğururken onu bir ırkçı olarak büyütüyorsun. Oysa ki tarihin amacı, geçmişte yapılan yanlışların bugün tekrarlanmaması için toplumu bilinçlendirmektir birnevi! Yaşananların sebepleri ve sonuçlarını inceleyerek insanlığımızı geliştirmeye faydalı olan bir bilimdir bana göre. İnsancıl bulmadığımız için, “Katliamların hiçbir sebebi olamaz!” desek de, her düşüncenin kendine özgü bir sebebi mutlaka vardır! Doğru olup olmadığına karar vermek ise  tamamen kendi özgür irademize bağlıdır. Tabii eğer babalarımızın bizlere anlattıklarını birde kendimiz sorgulayabilme cesaretine sahipsek!
Bu yüzdendir ki, tarihi ‘olduğu gibi anlatmak’ ta yürek işidir kanımca.


Biz kendi içimizde birlik olmakta zorlanırken ve “Sen Ermenistan Ermenisi ben ise Türk Ermenisiyim” deyip ayırımcılık yaparsan, kimse seni dikkate almaz bu bir.

1915’te kendini bilmezler yüzünden yapılan soykırımı bütün  Türk milletine yüklersen, bu senin dar görüşğündendir bu da iki.

Yapılanları affetmek kolay değildir lâkin özgür olabilmenin başka yolu yoktur.

**
Malatya Zirve Yayınevi Katliamı’nın beşinci yildönümü.  Suzanne Geske’nin, kocasının katillerini nasıl affettiğini okurken çok duygulandım. Suzanne ve çocukları, kocası Tilman Geske’nin katillerine ‘çocuklar’ diye hitap ediyorlar. “Kocasının boğazını kesenlere dua edecek, intikamı  zaaflarla dolu insana degil Tanrı’ya emanet edecek kadar ‘öte dünyadan.” diyor  Berrin Karakaş. (röportajın tamamını okumak için tıkla)

Bugün hâlâ, özellikle Türkiye’de ki Hristiyanların bu tarz tehditler altında olması tüyler ürpertici. Katliam kurbanı olan Suzanne Geske, kocasının katillerini gerçek bir Mesih İnanlısı olduğu için affedebildi. Tanrı sözünü yaşamına geçirip insanlara göstererek büyük bir zafer kazandı.

Affedebilmek için insanları anlamak gerekmiyor. Bu eylem kişinin kendisi için yararlıdır.

Ben Ermeni olmaktan ve Türkiye gibi mükemmel bir ülkenin ‘vatandaşı olmaktan dolayı gurur duyuyorum.

Son olarak Hrant Dink’in ölmeden önce yaptığı bir röportajı paylaşarak son noktayı koymak istiyorum.

Ne mutlu insanım diyene.



Goncagül “Gavur”

23 Nisan 2012 Pazartesi

Vitrin


Börekler, çörekler, kurabiyeler ve en önemlisi ya çok salçalı ya da az salçalı olup birtürlü tutturulamayan kısırlı beş çayı muhabbetleri, hiçbir zaman saat beşte başlamazdı. Annemin herdaim bir gün öncesinden hazırladığı açmalar pastalar, günü geldiğinde sadece servis edilmeyi beklerdi. Telaşımız hatunların ikram ettiklerimizi beğenecekler mi sorusundan çok, günü kazasız belasız ve mümkünse az kayıp ile çarçabuk atlatmak olurdu. Böyle çay’a gelenlerin genelde evsahibi ile yaşı tutmaz, konuştuğu konu tutmaz, dili tutmaz, gözü tutmaz, hiç biryeri tutmadan yer içer kalkar ve giderlerdi. Onların ardından bizim aklımızda kalanlar ise neredeyse bitmek tükenmek bilmeyen bağırış ve çağırışlar, bol dedikodular ve aslında hiçte samimi olmadıkları halde hâlihazırda iltifat yağmurlarına tutulmaktı.  

Riyakarlığı ilk böyle öğrendim. Hiçbir zaman saat beşte başlamayan beş çaylarında.

İnce çoraplarının altından kırmızı ojelerini izlerdim. Senelerce onun bunun böreğini yemekten gerdanı sarkan ama aslında ne kendine ne de ev sahibine zerre katkısı olmayan hatunların, arkalarından atıp tuttukları insanlarla birgün başka bir yerde kanka olduklarına kendi gözlerimle şahit oldum. Tuhaftır ki,  o kankalarda bambaşka bir beş çayında bizim tanımadığımız başka ev sahiplerinde bizim gerdanı sarkık kırmızı ojeli hatunu çekiştirmekteydi. Ve fakat samimiyetsizliği bir alyans gibi parmağında taşıyan bu üslupsuz ev kadınları, hoşgörülü görünmeyi bir silah gibi kullanırlardı

Dedikoduyu da ilk bu gerdanı sarkıklardan öğrendim. Çayın yanına afiyetle…

Her sene en az iki kere geldiği evin kızı doğal olarak büyüyor ve de gelişiyor olsa da, bunu anormalmiş gibi yansıtarak ve sanki sadece bizim başımıza gelen doğaüstü bir mükemmeliyet olarak aksettirmeleri, komikti. Karşılarında bozmamak için gülümseyip içten içe politikasına şeker atıp kibarca teşekkür ederken, her geçen yıl biraz daha keskinleşerek yalancılığına ortak olmadığımızı göstermek istedik. Olmadı. Zira farkındalığımızın farkında olsalar bile farketmemiş gibi aptala yatmak onları yüce kıldı. Yemedik.   

Milleti çekiştirirken derdi tasayı unutan hatunların geriye kalan yarım saat boyunca vücut ağrılarını; bırakın hal hatır sormayı, bayramlarda seyranlarda bile ziyaretine gelmeyen evlatlarının hayırsızlığını; el bebek gül bebek büyüttüğü torunları tarafından artık adam yerine konmadıklarını; eskiden ne kadar hünerli olduklarını lâkin artık kolesterolün kurbanı olduklarını; bütün üslupsuz ev kadınları gibi gayet üslupsuz televizyon dizilerinin tekrarını bile izlediklerini böbürlene böbürlene, ahlaya ahlaya anlattıklarını can kulağı ile dinleyip biraz daha soğuduk, börekten ve de çörekten.

Doyumsuzluğu, kalleşliği ve bencilliği de bu hatunların savurduğu saçmalardan öğrendim.

Sonra büyüdüm. Yerim artık öyle ya da böyle yanlarında oturup bu sohbetleri dinlemek zorunda olduğum beş çayları değil. Yani haliyle ben istemedikçe hiçbir ortamda zorla tutulmuyorum. Ama yukarıda saydığım içi boş kabukların sadece beş çaylarında hortlamadıklarını görüyorum. Onlar heryerdeler! Elinde bir şampanya kadehi ile kokteyldeler. Bir after party’de dans etmekteler. Çok modern bir şirketi yönetmekteler. Sınıfta en öndeler. Valeler kraliçeler…

Başımızı nereye vursak çatlayıp kırılan biz oluruz vesselam.

Kaçamazsın bundan. 
Amma ve lâkin, o yüksek sesli konuşmalardan sonra yuvanda huzurun sesini duyabildiğin sürece mutfağına gider ocaktaki çayın altını kısabilir, o yalan dünyaya gülüp geçebilirsin.

Onları sen de tanıyorsun.

Velhasıl, dünya bir beş çayı misali sahtekarlık ve binbir türlü artistlik ile dönerken aman ha bizimde başımız dönmesin. Ayık uyanık olunsun. Ders alınsın. Ders verilsin. Hikmet istensin. Erdemli olunabilsin. Amin.

Goncagül “yemez”

18 Nisan 2012 Çarşamba

Sesler...


Korkutabilirler…

Bazen bir çıtırdı, bir ses tonu, bir ayak sesi, bir kapı zili, hatta bir şarkı bile…

Korkutur seni.

Çok sevdiğin birinden çok acı sözler duymak korkutur. Ağlayan bir bebeğin sesi korkutur. Bir ihtiyarın ölmeden bir kaç dakika önce gördükleri, korkutur. Ani sesler korkutur.

Bir hastahane odasındaki hastabaşı monitörünün bipleyen sesi korkutur…

Son dört yılda vedanın ne demek olduğunu anladım. Gidenin geri gelmediği vedalar. Veda edemeden gidenlerin ardından bakakalmalar. Yahut tam veda edecekken geç kalmışlıklar. 
Fırsatım olduğunda ise içimden geldiği gibi veda edemedim hiç. Öpüp koklamak, doya doya sarılmak ve “gittiğin yer güzel, sakın korkma tamam mi!” diyemedim. Ellerini öpüp başıma koyamadım. “Seni çok seviyorum…” diyemedim. Ben ki kendimi bildim bileli fiziksel temasın delisi olmuş sevgimi en iyi bu şekilde göstermişim, ben ki birine ‘çok sevdiğini’ söylemenin ne kadar önemli olduğunun bilincine varmışım… hiç istediğim gibi veda edemedim. “Sen gözlerini korkmadan kapatabilirsin, yanındayim. Gidene kadar da burada olacağım.” diyemedim. Hiçbir zaman hayatımdaki değerini anlatamadım! Hani ben anlatmayı çok severim ya, hani sevgimi çok belli ederim ya! Gidenlerin ardından bakmasını bile beceremedim… Ben gidenlere, İyi ki doğdun!” diyemedim.


Çünkü kendi sesimin çatlaklığından korktum…

Çatlak sesimden su sızacaktı. Akıp gidecekti. Akmamalıydı. Vedamız sular altında kalırsa, biz bu vedanın içinde boğulabilirdik! Boğulmamalıydık. Giden, beni böyle görmemeliydi…

Eniştem gitti. Dört yildir üstüste yaşadığım kayıpların acısına alıştı bünyem. Boğazıma dolan acıyı yutmak, kulaklarımdaki uğultuyu duymamazlıktan gelmek zor değil artık. Bu uğultu korkutuyor… Sonsuzluğa gitmenin nesi kötü diye sorarken aslında biz kalanların o ‘uyuyanlar’dan daha ölü olduğumuzu farkediyorum o anda. Hatta belki de yıllarca… ölen biz oluyoruz.

Bir daha hiç ‘o ses’i duymayacak olmak bizi hergün öldürebiliyor. Kıyafetini koklamak öldürüyor. Bir yerde fotoğrafına rastlamak, öldürüyor. Telesekretere bıraktığı mesajı defalarca dinlemek, defalarca öldürüyor. Giderken söylediklerini hatırlamak öldürüyor. Söyleyemediklerinin hayalini kurmak öldürüyor…

Onlar bir defa ölürlerken, biz birçok defa ölebiliyoruz arkalarından.

Ben sessizlikten korkar(d)ım.

Ta ki dün akşamüzeri halamızı arayana dek…

Telefona bir bayan çıktı. Sesinden kim olduğunu çıkaramadık. Kadın telaşlıydı. Ne diyeceğini bilmiyordu. Telefondaki sesin sahibini tanımaya çalışırken, aklından geçenler kurması gereken cümleleri etkiliyor ve engelliyordu. Kekeliyordu bu yüzden. Kadın korkuyordu. Duyduğu seslerden, evin içinde ki gürültüden ve birilerinin sessizliğinden korkuyordu.

Telefondaki bayanin sesine ve söylediklerine odaklanamadım. Fonda, daha önce filmlerde "sadece senaryo" deyip kendimi rahatlattığım bir ses duyuyordum.

Acı bir ses…

Ne söylediği belli olmayan ve bağıran bir ses…

Yaşadığım en sessiz sessizliklerin korkusunu solda sıfır bırakacak bir ses!

Ağıt mı

Yas mı?

Ne bunun adı

Birinin canından can gitmiş. Biri hayatı nasıl sırtlayacağını bilmediği için bağırıyor. Aşkı tattıran o yegane insanı kaybetmiş olmanın acısından nasıl kurtulacağını bilmiyor! çareyi ne ağlamakta buluyor, ne sessizlikte ne de yalnız kalmakta. Biri, çaresiz. 

Anladım… halamdı.

Eniştem aşk dolu neşeli bir insandı

Şimdi ardından helvalar kavrulsun, bütün ölmüşlerin canına deysin ve hatta kırk gün boyunca çıt çıkmasın!

Gelenekler yerine getirilsin. Aman laf olmasın…

Ne farkeder?

Oysa fırsat varken sarılmalı sevdiğine!

Zira o korkunç sesi dinlerken bile hissedip yapmak istediğim, sevdiğime sımsıkı sarılmaktı.

Sana bulunduğum yerden ince belli çay bardağında rakı kaldırıyorum Kirkor enişte… gelip son bir kez göremediğim için özür diliyorum. "Bak, sana damat getirdim!" diyemediğim için özür diliyorum. Ben en çok bunun hayalini kurdum biliyor musun? Cünkü görmeliydin. Tanımalıydın. Üzgünüm son nasihatlerini dinleyemediğim için. Bunları hiç bilmeyeceksin biliyorum. Ben senden daha çok öleceğim için kendimi avutuyorum.

Ve sonra... fotoğrafını her gördügümde...ailece toplanıp adının geçecegi her an da... çocuklarım hikâyelerini duyup 'o kim?' diye sorduğunda...kendimizi avutacağız.


İyi uykular…

Goncagül “ardakalan”