Adımlarıma Işık

3 Ocak 2012 Salı

Yepyeniyiz

Gecikmiş olsa da, bu yıl da geleneği bozmadan bir 'yeniyıl' yazısı ile karşındayım sevgili okurcan. Geçen yıl isteklerimi sıralamaktan vazgeçtiğimi yazmıştım zaten. Bu öyle bir yazı olmayacak. Yeni yıl, isteklerini yerine getirmez. Yeni yıl, isteklerini karşılamaz. Yeni yıl'dan beklentilerin olamaz. Bu böyledir. Isteklerini de kararlarını da sen belirler yine sen gerçekleştirirsin sonuçta. Imkânsizlığı ve zorluklarıda Tanrı'nın önüne sunarsın. Beklersin sessizce. Umut edersin. Hatta bazen ciğerlerin sökülürcesine aglarsın. Öyle içten dilersin ki, gözyaşlarınla sularsin ümidini. Büyür sonra, olgunlaşır. Beklemek, sabretmek zevk verir bir süre sonra. Sessiz kalmak zordur belki ama, mükafatını alirsin en doğru zamanda!

2011'e girişimi anımsadığımda aklıma hüznümle yoğurdugum dualarım geliyor. Bir kilise çanı çınlıyor kulaklarımda. Ayakkabılarımı anımsıyorum. Daha doğrusu, kilisenin karlajlarındaki ıslaklığı. Can çekişen bir sinek vardı bir de. Kilisenin tam ortasında. Soğuk rüzgârların sebep olduğu gürültülü sesleri anımsıyorum. Zenci bir bayanın gözlerini kapatıp dua edişini anımsıyorum. Tanrı'ya olan haykırışlarımın sonucunda beni bu ayetle o gün mutlu ettiğini anımsıyorum: "Ne mutlu RAB'den korkana! O'nun yolunda yürüyene!Emeğinin ürününü yiyeceksin, Mutlu ve başarılı olacaksın. Eşin evinde verimli bir asma gibi olacak. Çocukların zeytin filizleri gibi sofranın çevresinde. İşte RAB'den korkan kişi böyle kutsanacak. RAB seni Siyon'dan kutsasın! Yeruşalim'in gönencini göresin, Bütün yaşamın boyunca! Çocuklarının çocuklarını göresin! İsrail'e esenlik olsun!" ~ 128.Mezmur

Düşüşlerim oldu. Hayalkırıklıkları yaşadım. Kalbim kırıldı. Üzüldüm. Anlayamadım. Ben de üzdüm. Ama 2011 de Tanrı bana ayakta durmasını öğretti. O'na güvenenin utandırılmayacağını ögretti. Iyiliğin ürününü yiyebileceğimi gösterdi zaman zaman.

Mavi kemanımı alamadım ama pes etmiyorum :-)
2012 ne getirir, ne yaşatır, nasıl olur tam olarak bilmiyorum ama, nasıl girdiğimi çok iyi biliyorum! ve değil 2012, sonsuza kadar o aşk ile, o mutlulukla yaşayacağımı biliyorum! Tanrı benim hayallerimi gerçekleştirmekle kalmayıp, benim bile hayal edemeyeceğim güzellikleride ekledi. Ne yazsam boş, ne dilesem boş bu eşsiz sevginin karşısında. Mutluyum ben hiç olmadığım kadar!

Önce Tanrı'ma, sonra O'nun yarattığı Cağdaşıma binlerce kez teşekkür ediyorum.

Hepinize saglıklı, sahici mutluluklarla dolu bir yıl diliyorum!
Goncagül "erdi"




23 Aralık 2011 Cuma

Müjde! Bir Kurtarıcı Doğdu

Fakat bu ne kadar hafife alınıyor günümüzde. Hayatın tek gerçeği, tek doğrusu, tek müjdesi olan bu doğumdan o kadar az söz ediliyor ki. Bu muhteşem ve anlamlı günü, dünyasal cicilerle öylesine yıpratıyor ve de yok ediyoruz ki... Hepsi bir yana, Noel gecesi kendini gecelere atıp tepinenler var. Zaten bu monotonluk maratonunda kendi çapımızda koşmaya çalışırken unuttuğumuz bu müjdeyi neden en özel gününde olması gerektiği gibi yaşayamıyoruz? Bir haftadır dikkat ettiğim başka bir durum ise, o özel günü kutlarken insanların birbilerine 'Iyi eğlenceler!' demesidir. Bu kadar sıradanlaşan ve hatta hatırlanmayan bir gün haline gelmesi yıllardır canımı sıkmakta.

Bir kurtarıcı doğdu! Sana, bana, hepimize! Başlangıçtan beri varolan; kendini bizlere kurban etmek için doğup yeryüzünde yaşadı. Kanıyla yıkadı, temizledi günahlarımızı. Bizi çok sevdi. Bize öğretti. Bizi yeniledi. Bizi yalnız bırakmadı. Bizi ruhuyla doldurdu. Bize lütfetti. Bize dünyanın verdiği gibi vermedi. Bize kul değil, 'dostum' dedi. Bizi eşsiz sevgisiyle donattı. Bize sağladı. Bize umut oldu. Bizim hatalarımıza karşılık bugün hâlâ merhamet ediyor ve edecek... Kendi özüne aykırı davranmadı, davranmayacak. Kurtarıcımız Isa, yeryüzünde 'dayanılmaz' olduğunu söylediğimiz acıların fazlasını çekti. Bizi anladı! Bizi anlamak için geldi. Bizim uğrumuza canını feda etti. Bunu O'na borçlu olalım diye yapmadı.

Işık Babası'nın, Tek Tanrı'nın, mükemmel Kurtarıcımızın bizim uğrumuza işkence çekip ölmüş ve tekrar dirilmiş olması ve en iğrenç günahlarımızı bile affetmiş olmasına rağmen, sizin hâlâ -ölümlü ve zayıf- insanları affedemiyor olmanızı nasıl açıklayalım? Neden, kendimiz dahil etten kemikten olduğumuzu hatırlamak istemiyoruz da sürekli suçlayacak birilerini arıyoruz?
Bir Kurtarıcı Doğdu! Bunu kutlayın...

Goncagül "insan"


19 Aralık 2011 Pazartesi

Aşkım Istanbul

Bir kavuşma olacak ki sorma gitsin...

Aralık ayının başından bu yana biriktirdiğim yazılarımı bertaraf eden bu heyecanımı ve sevincimi kelimelere dökmem imkânsız. Bunca yıldır sabırla, bazen yanlışlarla beklenen 'o gün' geldi çattı. Cok yakında, yeniden doğacağım. Yirmi dokuz aralıktan önce ve sonra diye bahsedeceğim hayatımdan. Hiçkimsenin anlamadığı ve anlayamayacağı bu durumu anlayan ve paylaşan tek insanla adamakıllı yaşayacağım. Sonuna kadar, dibine kadar, doya doya! Birdaha hiç bırakmamak üzere tutacağım elinden umudumun. Ne bir başka göz değecek gözbebeklerime, ne de başka bir el dolaşacak saçlarımda. Cünkü başka hiç bir yürek yakışmaz benim bağrıma. Bu hiçkimsenin anlatsamda anlamayacağı şahane durumu, pekiştirmeye gidiyorum. Daha güçlü dönmek için gidiyorum. Bir olmak için gidiyorum. Tamamlanmak için gidiyorum. Aşk'a karışmak için gidiyorum.

Arkama dönüp bakmadan...

Kalbimin götürdüğü yerde mutlu olmaya gidiyorum.


Goncagül "Sabırsız"

2 Aralık 2011 Cuma

Gizem, İrem'e selam söyle...

Bazen o kadar çok kendimizle meşgul oluyoruz ki, bir an için ölümü unutuyoruz sanki. Ölümlü olduğumuzu, bu dünyanın geçici bir düzeni olduğunu, hertürlü tarikatlara dinlere rağmen hiçbir inancın bu gerçeği değiştiremeyeceğini unutuyoruz. Bugün var olurken yarın ne olacağımızı düşünmüyoruz bile. Hiç ölmeyecekmişiz gibi ya da bizim başımıza hiç gelmeyecekmiş gibi. 

Bir saat önce dinlemediğim halde haberler açıktı televizyonda. Dinlemediğim halde kapatasım da yoktu. Ben yine kendi kendime, kendi hayatımla ilgili planlar yapıp duygularımı doya doya yaşarken bir tabut çarptı gözüme. Üzerine kapanmış vaziyette, artık ağlayamayan şaşkın bir kadın vardı. Tabutu severek "Gizem, İrem'e selam söyle. Annen iyi de. Arada beni ziyarete gelin olur mu kızım?" diye fısıldıyordu. Kanım dondu. Ben dondum. Robot kesildim bir anda. Aylar önce sınıfında yaptığı bir konuşmayla beni mest eden İrem, banyo'da gazdan zehirlenip hayatını kaybetmişti. Ben İrem'in ölüm haberini aldığımda "Meleklerin yeri burası değil zaten. Bu kız çok iyi yürekli, gitmesi gerekiyordu" diyebilmiştim sadece. Böyle avutmuştum kendimi. Böyle mâni olmaya çalışmıştım hissedebileceğim olumsuz duygulara. Ben son bir sene içerisinde gerçektende akılın yaşta değil başta olduğunu anladım. Lâkin aslında akıldan ziyade içerden gelen bir olgunluktur insanı erdemli kılan. Vicdandır insanı insan yapan. Akıllı olduğu için başarılı olan ve ün kazanan nicelerinin merhamet yoksunu insanlar olduklarını biliyoruz. Velhasıl, bu 'küçük' demeye dilimin varmadığı kızın ölüm haberi beni çok sarsmıştı. Sınıfta yaptığı konuşmadan çok, haber olduğunda bir muhabirin yönelttiği sorulara gayet mahçup hallerle cevap vermesi ve "mutlu oldum, ama keşke ayakkabımın  delik olduğunu söylemeseydim..." diyen kocaman yüreği beni cezbetmişti. İrem'i dinlerken gördüğüm onurdan başka birşey değildi. Ve o'nun bu alçakgönüllülüğünün altında gördüğüm onur, gayriihtiyari benim başımı dikleştirmişti. Tecrübelerimden mi yoksa hislerimin kuvvetli olmasından mıdır bilmem, kimin samimi kimin samimiyetsiz olduğunu anlarım çoğu zaman. İrem, diğerlerine nazaran çok daha gerçekti. Çok daha sahici. Daha samimi. İnanmıştım ben İrem'in büyüyünce polis olmak istediğine mesela. Çünkü İrem neden polis olmak istediğini biliyordu. İrem ufacık boyuyla gurur meselesi yapmadan, "benim babam eve ekmek getirebilmek için gece gündüz çalışıyor bizim için" diyerek çoğu yetişkini halinden utandırabilecek bir çocuktu. Beni dahil...

Banyo'da sadece İrem yoktu ne yazık ki. Ablası Gizem yanındaydı. Biraz daha oynamak için babalarından izin alıp daha uzun süre kalmışları. Beraber zehirlendiler, ama İrem önce gitmişti. O günden beri hastahane'de yatan Gizem'de dünyamızı terketmiş. O annenin ve o babanın yaşadıkları acıyı düşünebiliyor musunuz.... Bir umut sarıldığınız büyük kızınızda ellerinizden kayıp gidiyor. Tutamıyorsunuz. Çaresizsiniz. İnançlı inanlarsınız. Hayatın fani olduğunu, birgün nasıl olsa herkesin öleceğini biliyorsunuz. Bu bilinç bağlıyor elinizi kolunuzu. Haşa isyan edemiyorsunuz. Kıvranmak yerine, "Arada beni ziyarete gelin olur mu..." diyebiliyorsunuz sadece. Nasıl bir yıkımdır, nasıl bir acıdır ben yeterince anlayamam ama, kendimi elektro şok'a uğramış gibi hissettim. İrem'in annesinin o sözleri beni yine kendime getirdi. Bazen kıymet bilmez, bolluktan değerleri birbirine karıştıran insanlara benzeyebileceğimi soktu gözüme. 

Ben çok üzgünüm. Hayatın farkında olsakta, hergünün büyüsüne kapılıp zihnimizi köreltiyoruz. Uyuşuyoruz. Unutuyoruz. Bir saat sonrasının garantisini verebiliyormuşuz gibi davranıyoruz. Oysa bir dakika sonra sevdiğime ne olacağını kim bilebilir? Ben gerçekten çok üzgünüm. Boşu boşuna üzdüğüm insanlar için, aklıma bile getirmemem gereken konuları kendime dert edindiğim için, saçma duygularla tıpkı bir işe yaramaz gibi davrandığım için çok üzgünüm. 

Her ne yaşarsak yaşayalım, yaşadıklarımız bizim eserimiz. Bu yüzden o eserin ne adar güzel ve değerli olabileceğine karar vermekte bizim elimizdedir. Yaşantım benim ellerimdeyse, o'nu en iyi ve en güzel şekilde, kendimce yaşamak istiyorum. Kendi seçimlerimin var olduğu, kendi seçtiklerimin anlam kattığı dünyamı ben süslüyorum. Kim yaptığı işin kötü olmasını ister ki? Hele bu iş yapabileceğiniz en kıymetli iş ise...

Goncagül "Huzurlu"

28 Kasım 2011 Pazartesi

Hepsi Bu Olmasa da...

Herkesin var bir hikâyesi...

Ama bu başka.

Herkes mutlu olabiliyor bir türlü...

Ama bu başka.

Yazmak istediklerim, anlatmak ve bütün yaşadığım güzellikleri paylaşmak istediklerim dolup taşıyor. Böylesine haykırmak isterken bir yandanda sadece benim yüreğimin içinde saklama isteği duymam ilginçtir. Yani, buradayım ama aslında değilim. Bazen bir noktaya dalıp gidiyorum, lâkin baktığım yer başka. Kalbim kuş gibi kısaca. Özgürce uçuyor. Hiç sıkılmadan, utanmadan. Ne bugünün ne de yarının endişesini taşımadan. Kötülükleri barındırmadan. Başkalarının tutsaklığına üzülen ama kendi özgürlüğünü de ucuza satmayan. Herşeyi çok net görebilen, ama en çok kendi yuvasını dikkatlice gözleyen, ben. 

Ben büyüyorum biraz daha. Sevdikce, gördükce, eğlendikce, sevildikce, okşandıkca, şarkılar söyledikce, dibine kadar yaşadıkca ve en önemlisi de sabretmeyi öğrendikce! Büyüyorum gerçekten. Karşına çıkan engelleri aşmayı göze aldığın vakit ne kadar güçlendiğini anlıyorsun. Biraz cesaret ve çokca sabrın ödülünü alıyorsun. Belki de hiçkimsenin dönüpte bakmayacağı bir yere uzun uzun bakıp dersler çıkartabiliyorsun. Sadece nefes alıp vermekle kalmıyorsun yani. Ne kendi huzurunu ne de sevdiğinin huzurunu başka, bambaşka birşey için kaçırmıyorsun. 

Bu başkalık baş döndürücü. Hayal değil, rüya değil, tam manasıyla sahi ve özel. Karanlığı aydınlatan bir ışık gibi. 

Çok garip; zorluklara rağmen ayakta tutan bir duygu. Kasvet çökünce ordan çekip alan ve göğsünde uyutan bir sevgili. Kötünün acımasız silahlarına karşı Tanrı'mın sevgi dolu gerçek sözleri.

Şunu anlamak lazım. Tanrı'ya güvenen utandırılmayacaktır. 

Goncagül "Aşk"


13 Kasım 2011 Pazar

Konu Bu Değil

Kahve dediğin Fenerbahçe fincanında içilir. Ama bunun konumuzla alakası yok.

Merhaba,

Kış bugün tam manasıyla pencereden sırıttı bize. Ufuklar görünmez olu. Sis kapladı heryeri. Beyin gücüyle 'üşümeyi engellemeye çalışmak' mevsimi diyorum ben buna uzun zamandır. Evet, ilginç ama bunu yapabiliyorum. Kendimi bildim bileli soğuk havayla savaştığım için olsa gerek, zorlanmadan üşümeyi engelleyebiliyorum. Tek başına karda kışta okula giden bir çocukluk ve gençlik döneminden sonra iş hayatımda pek farklı olmadı. Neyse ki bu yıl 'araba kullanmak' gibi bir kolaylığa adım atmama ramak kaldı sevgili okurcan. Hatta kendisi kapının önünde beni bekliyor. Gerçi bu defa gidecek bir işyerim olmadığı için bu pek birşey ifade etmiyor şimdilik. Neyse konu bu değil.

Mathias doğdu. Yeğenim olan. Hala oldum ya hani ben? o işte. Bebekler genelde buruş buruş ve çirkin olurlar doğduklarında. Bizim bebeğimiz direk botokslu doğdu arkadaşlar. Bu kadar mı tatlı olunur, bu kadar mı uslu olunur... Şimdi bu bebeciğin babasıyla biz komşu oluyoruz. Yeğenimin odasıda benim odamın yanında. Ben burada parti versem ses gitmiyor, ama orada sinek uçsa ben vızıltısını (evet vızıltı) dibimde duyabiliyorum. Bizim bebişin hastahaneden çıkıp eve geldiği ilk gece, daha doğrusu ilk sabah  bir miyavlama sesi duydum dışarıdan. Yani ben öyle sandım. Bu soğukta ve bu saatte kedinin dışarıda ne işi var diye düşündükten hemen sonra Matt'ın yüzü belirdi gözlerimin önünde. Güler misin ağlar mısın? Rüya ile gerçek hayatın arasındaki o ince çizginin üstünde cambazlık yaparken duyduğum bu güzel bebek ağlamasıyla uyanmanın tadı başka. Zaten hemen susuyor! Neyse konu bu da değil.




Çağdaşkım bana aldığı hediyeyi gösterdi dün. Siz deyin Goncagül uçmuştur, ben diyeyim uçtum! Hiç inmemek üzere bulutların üzerinde biryerlerde pembe badana boya yapıyorum. Boğazıma doluyor, birşeyler söylemek istiyorum! Ama hepsi mi hafif kalır duygularımın yanında? Hiç mi tarifi olmaz bu yaşadığım muhteşem hislerin... En büyük zevkim olan yazmanın bile beni birgün böyle bir sebepten dolayı yarı yolda bırakabileceğini düşünmemiştim hiç. Herneyse, konu bu da değil aslında. 




Van konusunu yazmadım hiç. Hergün beynimi meşgul eden, yüreğimi acıtan bu durum için Tanrı'ya dua etmekten baska yapacak birşey yok gibi çünkü. Manevi kardeşim Doğuş'a ulaşamıyorum. Ne öğretmenine, ne de kendisine... Bilinmezliğin içinde ne düşüneceğini bilememek koyuyor insana. Gönderilmemiş bir kutu var şimdi yanıbaşımda. İçinde bu kışı sıcak geçirmesi için bir mont, birkaç defter ve kalem, silgi, bere ve bir de blok flüt almıştım. İçim acıyor. Konu bu değil...


Dün annemle babamın evlilik yıldönümüydü. Sanki bu ara hiç olmadıkları kadar âşıklar birbirlerine. Babam aslında ne kadar romantik. Annem aslında ne kadar hassas... Ben aslında ne kadar açmışım onları kumru misali görmeye... Ne güzel kocaman bir sevgi yumağının evimizin tam ortasında uçuşması. Bir iki fotoğraf çekip bir kaç ânı ölümsüzleştirmeye çalışmak ne kadarda değerli aslında. Tamam ama, konu bu da değildi.

Sahi, konu neydi?

Goncagül "PamukHelva"


4 Kasım 2011 Cuma

Kasım Hoşgeldi

Neyin garantisini verebiliriz bu hayatta? Neyden yüzdeyüz emin olabiliriz? Dostlukların garantisi var mı, güvenebilirmiyiz? Herkesi doğru algıladığımıza emin olabilirmiyiz? Sahidende inandığımız gerçeklerin doğruluğunu savunabilirmiyiz hâlâ? Göz açıp kapayıncaya dek değişmiyor mu bazen birşeyler? 

Son günlerde hayat bana insanların etten kemikten yaratıldıklarını ve hiçkimsenin mükemmel olmamakla birlikte gayet 'önemli' hatalar yapabileceklerini öğretiyor. İnancımın da bana teoride birkaç kez bu hakikati gözümün içine sokması, ben yaşayana kadar etkili olmamıştı. Herzaman böyle oldu. Yaşamadan bilemedim. Yaşadıktan sonra çektiğim acı beni kendime getirdiği için şanslıyım esasen. En güzeli de, artık yalnız değilim. Acımı anlattığımda göremediklerimi gösteren bir sevgiliye sahibim. Boşuna denmiyor yol arkadaşı diye...hayat arkadaşı diye... Doğrudan yüreğimle ilgilenen bir sevginin varlığının güzelliğinde kayboluyorum. Beni her bulduğu yerde dinleniyor, yine O'nun kollarında kaybediyorum kendimi. Çocukluğumdan beri yokluğunu hissettiğim bütün o 'sahiplenme' duyguları bir kişide toplanıp bana hediye edilmiş gibi. Böyle birisi elinizden tuttuğunda, hayatın bütün ağırlığını taşıyabilecekmiş gibi hissediyorsunuz. Tabii ki bu noktada en önemli ve öncelikli olması gereken kişi Baba Tanrı oluyor. Ben, en son başımdan geçen 'kötü' bir olay sırasında kendi duygularımın ardınca değil de doğru olanın dediklerini yapmaya gayret gösterince, en vahim durumlarda bile müthiş bir esenlik kapladı içimi. Kalbimin derinliklerinde hissettiğim bu huzur bütün bedenimi sarıyor. Sonra etrafımı sarıyor. Odamı sarıyor. Huzur, heryerde oluyor. Üzerine bir de dünyamın en güzel armağanı Çağdaşım beni sarıp sarmalıyor. Herşey aslında itaat etmekle başlıyor... 

Farkındalık kadar önemsediğim birşey yok hayatımda. Bazen farkında olduğumu sandığım lâkin yanıldığım günler oldu. Sonu yine acı ve hüsran olsada illa ki anlama noktası'na ulaşabilmek için koşturdum durdum. Benim tek bir adımıma karşılık En Yücelerdeki'nin bahşettiklerini saymakla bitiremem. İnsan, kendine güvendikce batar. Fakat yine aynı insan zayıflıklarının farkına varıp bunu itiraf edebildiğinde  ve bunu yaşam tarzı haline getirdiğinde, bütün acılara ve olumsuzluklara rağmen hafif ve güvende hissedecektir kendini. Bunun adı; Lütuf'tur. Yani, biz haketmediğimiz halde bize karşılıksız verilendir. Böyle merhametli bir Tanrı'dan almaya çalışıyorum alabildiğim kadar. Zor olsada, dayanamayacağımı düşündüğüm süreçlerden geçsem de, hayal kırıklıkları yaşasamda, dostum dediğim birilerinin dili kılıç gibi kesmiş olsada halatları...Tanrı'nın kulaklarımı açmasıyla yaşattığı bu farkındalık ve anlayış hepsini delip geçiyor. Bütün boşlukları dolduruyor. Tatmin ediyor. Selamet veriyor. Yeryüzünde yaşayabileceğiniz bütün mutlulukların toplamının iki katı mutluluk yaşatıyor. Kocaman bir gülümseme çiziyor yüzünüze. Ağlarken sevinç çığlıkları atıyorsunuz. Şükrettikce yenileniyorsunuz!

Hayatın ne getireceği belli olmuyor. Hep öyle kalmıyor. Tek bir söz, söylenen bütün sözleri silip süpürebiliyor. Ama bütün bunlara rağmen ne mutlu kendisininde ölümlü ve zayıf biri olduğunu kabul edene. Böylelikle affetmek daha kolay oluyor. Benden size tavsiye :-)

Sonbaharlarım hiç bu kadar anlamlı olmamıştı. 
Sana aşık olmak çok güzel...

Goncagül "MiniKadın."