Adımlarıma Işık

19 Ekim 2011 Çarşamba

Kız Kalbi

Güneş battı sayılır. Mumumu da yaktım. Hazırım.

Bazen ummadığın ortamlarda ummadığın bir kişi tarafından sessizce baskına uğrayabiliyorsun. Sessizce ama. Sadece bakışarak. Kişi, gözlerinin içine öyle bir dalıyor ki hiç çıkmayacak zannediyorsun. Gözlerini kaçırarak onu bu zevkten mahrum etmekte buluyorsun çareyi. Hani bıraksan, devam edecek çünkü gözleriyle birşeyler anlatmaya. Azarlamaya biraz. Soru sormaya. Merak etmeye. Ve sonunda seni çok sevdiğini söylemeye.

Bu sabah erkenden annemin mesajı ile uyandım. "Günahkârlara imrenmektense, sürekli RAB korkusunda yaşa. Böylece bir geleceğin olur ve umudun boşa çıkmaz. ~Özdeyisler 23:17". Tabii sabah sabah gözlerimin önünde hâlâ beyaz bir perdenin olması ve perdenin arkasında hâlâ -hatırlamaya çalıştığım- rüyalarımın dönmesi, ayeti anlamakta biraz zorladı beni. Hoş, hemen anlamaya çalışmadım. Sadece en son cümle dönüyordu beynimde. Ve umudun boşa çıkmaz. Son günlerde tam olarak bu konu ile ilgilendiğimden, hemen ayetin başını tekrar okumaya başladım. Mecburen terkettim sıcak yatağımı ve mecburen ayılmaya çalıştım. Sendeleye sendeleye bir önceki günün getirdiklerini ve yok ettiklerini düşünmeye başladım. Sonra vazgeçtim bundan. Aklımda sadece akşam keşfettiğim bir şarkı çalıyordu. Ben Sana Ölüyorum...

Soğuk havaya inat üzerime hiçbir şey almadan dışarı attım kendimi. Kış güneşi sinsi sinsi sırıtırken yukardan ben üşümemeye kararlıydım. Kendimi çok kasınca bunu başarabiliyorum ilginçtir. İnsan her başarmak istediğini kendini 'kasınca' başarabilseydi nasıl olurdu kimbilir.
On yaşındaki kuzenimi uyur vaziyette bulurum diye düşündüm. Çoktan uyanmış pijamasıyla dolanıyordu evde. Göz kulak olmak için geldiğim evi kahve ve croissant kokusu sarmıştı. Saat 10'a geliyordu. Lukas, legoları ile meşgul olduğundan yüzüme bile bakmadı. Hayal kentine bir bina daha dikmek istiyordu. Sorun şu ki, arabaları ağır bastığından kendi elleriyle inşa ettiği binasına arabasını çarpıverdi. Yıkıldı legolar. Umurunda bile değildi... Ablası kendince bir karar almış onu açıklıyordu. Kararı almış almasına ama, gözleri onay bekler gibi fıldır fıldır süzdü beni. Bir fincan kahve almak için kalkıp "Olmuyorsa kendine bir saat belirler, o saate kadar kullanırsın. Böylece belki disiplinli olmasını da öğrenirsin" derken kendime şaşırdım. Disiplinden bahsediyordum. On yaşındaki bir kız çocuğuna nutuk çekmek hiç zor değil. Fakat hayatı boyunca pekte disiplinli olamamış bir genç hanım olarak  disiplinden bahsedince, ağzımdan çıkanlara inanamadım. Hal böyleyken nasıl bir kararlılık aşılarım, bilemedim. Zaten fikrimi söyledikten sonra o'nun ne yapıp yapmadığı önemli değildi. Nasıl olsa hayatı boyunca benden bugün duyduğu bu 'disiplin' örneğini hiç unutmayacaktı. Zira heryerde karşına çıkacaktı...

Sıcak kahve içime yayılırken ve kafein uyarıları beynime hucum ederken her yıl tekrar tekrar oynatılan 'Hayat Bilgisi'ni kimlerin bıkmadan izlediğini sordum boş boş. Neredeyse her sahnesini ezberlediğimi farkettim. Sabah olacaktı, Kerem ablası Afet tarafından bağırış çağırış ile uyandırılacaktı, Afet'in elinde bir bardak süt olacaktı, Kerem kızacaktı,...

- Ben İstanbul'a gitmek istiyorum! diyen kuzenin sesiyle uyandım gereksiz sorgulamalarımdan. Yüzüne baktım. Nasıl yani hissetmiş olabilir miydi? Yüzümden çok mu belliydi? Ben susmuş ve öylece bakakalmışken sessizliğimi,
- Çok özledim... diyerek bozdu. Kalbimin ritmi hızlandı. Yok artık... diye düşünürken, 
- Sen istemez misin? dedi. Durdum. Baktım. Gülümsedim. 
- İstemez miyim. Çok isterim. Ben de özledim...

On yaşındaydı. Bir kız çocuğuydu. Çocuktu gözümde. Herzaman olgunluğuna inandığım ama, bu kadar da olmaz dedirten... Daldı gözlerimin içine. Lafımın üstüne laf söylemedi. Neden? Nasıl? Kimi? gibi sorularını sormak yerine gözlerimin içine bakmayı tercih etmişti. Gülümsüyordu. Ayrımadı gözlerini. Ben de gülümsedim. Sessizliğimizi bozan bir bağ vardı aramızda. Bu ne kuzen ilişkisi ne de başka birşeydi. Düpedüz anlaşılıyordum. Hem de hiç anlatmadan. Sorular cevap vermek zorunda olmadan anlatıyordum. Anlıyordu. Sessiz ama çok kıymetli olan bu paylaşımdan dolayı seviniyordu küçük bedenindeki koca yüreği. Kalbinin pır pır edişini duyar gibiydim. Küçük kuzenim, en değerli 'genç bir kız olma' yollarını -maalesef- Justin Bieber'e tapılan bir dönemde yürümekteydi. Yaşıtlarımın bile beni rahatsız edici desteğine tamamen sırtımı dönmüşken küçük bir kızın içime akışını izledim bir kaç dakika.
Yerinden fırlayıp, "Dur sana şarkı açayım! Açayım mı?" diye sordu. "Aç tabii. Takıl kafana göre" dedim. 

Başından sonuna kadar dinlemeye korktuğum, hatta başını bile doğru düzgün dinlemediğim bir parça çalmaya başladı. Kuzen yüzünde bir beklentiyle baktı yüzüme. Hınzırca güldü. Hâlâ ta derinlerimde sakladığım bir gerçeği sadece o'nun bilip bilemeyeceği endişesiyle düşünürken aslında gayet saçmaladığımı farkettim. 





- Ben bu şarkıyı hiç başından sonuna kadar dinlemedim, dedim.

Değmesin ellerimiz...

Şarkının sözlerinde boğulurken her bir cümlenin yüzüme fiske indirişine ses çıkarmadım. Kuzen, Fatma'ya eşlik ederken ben inen fiskeleri iyileştirmeye çalıştım.

İşte birkez daha durup karşında/Belki de son defa soruyorum sana/Bitti mi hikâyemiz?/Bu ne biçim son böyle?/Değmez miydi sevgimiz savaşıp direnmeye?...

Bitmesin hikâyemiz...

dedi Fatma.

Bittim o an da.

Bazı şarkıları hissediyorsun. Dinlersen ölürsün. Fena döver çünkü, baş edemezsin. Kuzen beni kendi elleriyle sürgüne ittiğini farkediyormuydu bilmiyorum ama, paha biçilmez bir yirmi dakika geçirdiğimi söyleyebilirim. Hem de beni hiç anlamayacağını düşündüğüm on yaşındaki bir kız çocuğu tarafından.

Teşekkür ediyorum sana. Okursun belki birgün gerçek bir genç hanım olduğunda...

Goncagül "Abla"


10 Ekim 2011 Pazartesi

Ah be...Signomi!

Sabahın erken saatlerinde yüzüme vuran güneşin kızılı ile uyandim. Gözlerimi hemen açmadım. O turuncunun içinde, aynı dakikalarda sevgililerinin yanında uyanabilme şansına sahip olan insanları düşündüm. Hiç uyumadan sabahlamış olanları düşünüdüm. Zihnimde bir şarkı çaliyordu. Şarkının sadece nakarat bölümü bozuk plak gibi tekrarlanıyordu hayalimde. "Dokun bana, dokun bana, dokun biraz daha geçsin kokun bana..". 

Sessizliğimi bozan bu sözler hiç bir anlam ifade etmiyordu aslında. Geçmişten kalan bir anının uzaktan sinsice sırıtışıydı sadece. Hiç istemediğim halde açtım gözlerimi. Zoraki yaptığım birçok şey gibi. Heryanım uyuşmuş, hareket etmekte zorlandım. Pencere sabaha kadar açık kaldığından olsa gerekti... Dışarıdan bir ambulans sesi duyuluyor. Beyaz perdem bir ileri bir geri süzülürken gece beni korkutup uyandıran kâbusumu hatırlamaya çalıştım. İnsan gece gördüğü kâbusu hatırlamaz mı? Ben sabah olunca hatırlamıyorum. Belki de bu melekler tarafından hediye edilmiş bir armağandır. Nedense bu sabah canım yoğurt çekti. Ben yoğurt sevmem aslında... Canım bembeyaz sade yoğurt yemek istiyor. Ben uyanır uyanmaz acıkmam ama? açlıktan değildi zaten. Yemek istiyorum sadece. Hiç yapmadığım şeyleri yapmak istiyorum bugün. Buz gibi yoğurt işte. Anlamsız, süzme yoğurt. Belki içine mısır gevreği ilave edip karıştırırım. Öyle de yiyebilirim.. yapabilirim.

Aklım karışık değil bu sabah. Aksine bomboş. Kurtlarından arınmış, anlamını yitirmiş gibi biraz da. Hiçbir şeyi düşünmüyorum. Kendimi bile... Hoş, alışıktım buna. Bir kararlılık var üzerimde. Önceden planlamadığım bir kararlılık. Biri gece kulağıma fısıldamış gibi. Nihayet yataktan kalkma gücünü kendimde buluyorum. Gözlerimi ovdum, bir kaç kirpik düştü.. vedalaştık. Aynaya baktım kendimi görürüm diye. Içimde sıkışıp kalmış ruh bana ait değilmiş gibi inkâr ediyordu varlığımı. Gülümsedim. Mutfağa gidip deli gibi yemek istediğim yoğurdu kâseye koymak için buzdolabınının kapısını açtm. Yarısı yenmiş bir elmadan başka birşey yoktu. Üstadın en sevdiğim dizelerinden biri geçti aklımdan. "Şimdi sen elmayı seviyorsun diye, elmanın da seni sevmesi şart mı?".
Elmadan başka yiyecek yoktu. Yoğurt sevmeyenin dolabında yoğurdun ne işi olsundu. Başımı kaşıdım. Zaten dağınık olan saçlarım  azıcık da benden aldı nasibini. Bugün yalnız kalma kaidesiyle her istediğimi yapmak istedim. Kıyafet seçiminde zorlanmadım. Kırmızı elbisemi giyindim. Koltuk altlarıma deodorant sıktım. Artık çayır çimen dışarıda değil odamdaydı.

Dışarısı hiç bu kadar güneşli olmamıştı sanki. Gözlerimi, gökyüzünün muhteşem mavisinden ayıramadım.

Eve geldim. Günümü bitirmiş ve yorgunum. Televizyonu açıp keyfimce zapladım. Evlenmek için can atan seksenlik dedelerden, çocuklar izlesin diye çizilmiş kötü karakterlerden, doksanlı yıllarda çekilmiş 'lanet olası' bir seslendirmesi olan yabancı bir filmden yemek programlarına kadar hepsi aynı ve sıradandı. Mutfağa gidip dolapta yarım kalan elmayı yatağımın altına koydum. Aylardır evden defolmasını beklediğım fare, benim mekanımı kendine yurt edinmişti. Artık seviyordum. O ölmesin. Gitmesin. Bari o gitmesin.

Soyundum.

Bir Hüsnü Şenlendirici parçası seçtim. En sevdiğim olanını. Dinlerken içimdeki huzuru anlamaya çalıştım. Belli ki beraber uyandığım bu kararlılık hafifletmişti beni. Neden daha önce yapmadım ki diye iç geçirdim. Hüsnü klarnetini ağlatırken yalnızlığıma bir şişe açıp,  kadeh dolusu rakıyı indirdim mideme. Sendeleyene kadar devam ettim. Seviyorum bir süre sonra titreyen yanaklarımı. Karıncalanan kanımı...

Bugün hayatı; bir çocuğun özgürce seçip boyadığı renklerden oluşan bir resim tadında yaşadım. Dolu dolu. Konuşturdum hayalgücümü. Siyahlıkları, grilikleri, kötülükleri görmediğim bir dünyanın gökkuşağında nefes alıp verdim. Son kez. Sadece görmek istediklerimi ve gerçek saydıklarımı izledim. 

Akşam güneşinin usul usul batışını izlerken Signomi çalıyordu hâlâ. Tekrar tekrar ağlıyordu Signomi. Signomi dinlerken bir kaç hayalimi gerçekleştiremediğim için kendime kızdım. Lâkin artık vakit yoktu. Yaşamam gerekenleri yaşamış, söylemem gerekenleri söylemiş, içimde en ufak bir şüphe barındırmıyordum. Signomu haykırsın dursun şimdi evimin dört bir köşesinde, dünya umurumda değil! Ne mahremim kaldı, ne halka açık biryerim. Ne içinden çıkamadığım sorunlarım  ne de sevdiklerime karşı özlemim. Sevdiklerim mi? Içelim Signomi... Çok aşığım Signomi. 
Kalmadı şimdi hiç biri. Ne vardı ki zaten? Benim olduğunu sandığım her öykünün altında başka birilerinin imzası yokmuydu nasıl olsa? içtiğim sigaranın bile izmariti sonunda yerdeki betonun olmuyormuydu. Neyim vardı. Dolaptaki elbisem mi, ailem mi, sevdiğimle paylaştığım şarkılarım mı... Sevdiğim mi kaldı.

Yanarım yanarım yine o mavi kemanı elime alamayışıma yanarım.

Ah Signomi. En nihayetinde, hayatımda ilk defa bu kadar kararlıyım! Ben ölüyorum. Yaşasanda yaşamasanda öleceksin demişti bir arkadaşım. Ben ölüyorum. Yaşamasını beceremedim gönlümce. Gözlerimi açar açmaz aldığım bu kararı şimdi uyguluyorum. Acı çekmek ya da çekmemek önemli değil şu an. Nasıl olacaksa olacak. Ama olacak Signomi.  Yapabileceğim en iyi, en doğru, en olmasiı gerekeni yapacağım. Benim olan kimse yok. Benim olan hiç bir şey yok. Arkamdan ağlayanım bile. 

Kanım yerde, akıyor... görüyor ama hissetmiyorum. Ruhum çekiliyor. Mutluyum sanki...

Ölüyorum Signomi...

Gözlerim kararıyor.



Ne güzel adın var Signomi... Seni görmek istiyorum...

Beni uğurla...

Goncagül "Korkusuz korkak"

26 Eylül 2011 Pazartesi

Çıkara Dayalı Dostluklar/ Ben Merkezci Arkadaşlar

Yufkadır yüreğim. Bir okadar da sivridir dilim, bilirim. Delmesin diye kimseyi konuşur önce yumuşak kalbim. Çok sabrederim, çok beklerim. Hoşgörünün hakkını veririm. 

İyi de, neden buna rağmen suistimal ederler seni? Neden bile bile üzerine gelirler? Neden bile bile üzerler? Neden hiçbirşey olmamış gibi devam etmeye çalışırlar? Çıkara dayalı dostluklarına bir de niçin insafsızlık eklerler? Bilmiyorum ben. Bilemiyorum. Dünü, bugünü ve yarını düşünmeksizin açarsın dostuna kalbini, dökersin içini. O bu durumdan faydalanıp soymaya kalkışır herşeyini... Kanatır birdaha. Umursamadan, düşünmeden ötesini berisini. Sıvar kolları ve daldırır ellerini olmaması gerken yerlerine. Sen "dost" dedikce döner sırtını sanki...

Menfaat yapışmış alınlarına. Çıkar köreltmiş zihinlerini. Kurnazlıkları boy boy karşımızda dikilirken çok mu saf sandılar bizi? Çok mu iyiydi niyetleri? Ama, vardır hep bir cevapları. Korkarım bu yüzden ağzımı açmaya. Dilimi tutarım delmesin diye kimsenin kalbini. "Ya benim kalbim?" diye düşünmeden, çekerim restimi. Aldığınız astar yüzünden verecek yüzüm kalmadı size. Dost adı altında tepeden tırnağa ayıplaşan sizlere. Ben utanıyorum yerinize. Düşüncesizliğinize. Veya öyle görünmek isteyişinize.

Herşeyi sanallaştırdığınızdan beri piyonsunuz siz de. Anlayamadığınız şu ki; sessizlik bir kabulleniş değildir. Susmam, görmediğim anlamına gelmiyordur. Oralı olmamam, yaptıklarınızı tasvip edişimden değildir. Söylediklerinizin, yaptıklarınızın ve beynininzden sinsice geçen her tilkinin farkındayım.

Bu farkındalık bana acı verir. Tuttuğum dilimin sivri ucu gerisin geriye bana batar. Aldırış etmem. Çünkü; umarsızca sömürdüğünüz duyguları ve dostlukların ardından söyleyecek laf yoktur.

Öyle işte...

Goncagül "Farkında"

Hasret

Heryerde çekilebilir. Zamana aldırış etmiyor insan. Saate bakma ihtiyacı duymuyor. 
Kimi zaman tek bir noktaya odaklandığını dakikalar sonra anlayabiliyor. Çünkü, baktığı yerde bile hasretin yansımasını gördüğünden, nereye baktığı çokta önemli olmuyor. Parmaklarını yuvarlıyor...ısırıyor...kemiriyor. Gözlerinden damla damla akıyor bazen. Dudaklar, büzüldüğü gibi aniden yine aynı hasretin resminden gülümsemesini de biliyor. Hasret, gülümsetiyor. İliklerine kadar bir çekim sancısı hissettirebiliyor. Kilometrelerce uzakta olan mıknatısın diğer parçası olduğundandır bu sancı. O'na çekilmek ve gidememek. Ulaşamamaktır hasret. 

Ne nokta olmayı bilir ne de virgül. Başı da yoktur sonu da. Sesi de yoktur hasretin. Sağır ve dilsizdir ayrıca. Yalnızlığın en iyi dostudur ve saç diplerine kadar hissedebilirsin bunu. Ne kadar süredir sustuğunu, düşündüğünü, sancılandığını unutturandır. Bir başkasının başkalaşmasına son vermektir. O'nun gözlerinden bakmaktır hayata... O'nun kalbinden atmaktır, dilediği ritimden nefes alıp vermek. Kim ne derse desin, ne yere ne de göğe koymak istememektir. En çok yüreğime yakışır. En iyi benim dizlerimde uyur. En güzel benim içime akar. 

En özel şarkıları ben söylerim O'na...kanatırcasına.







Hasret, kimsenin bilmediği bir bestedir. Yalnızca senin çalıp söyleyebildiğin, ama uzaklarda biryerlerde O'nun tarafından dinlenildiğini bildiğin. Kimseye benzemez. Rengi yoktur. Varsa yoksa O'dur. Boğazda düğüm, bileklerde kelepçedir.
 Çaresizliğin anasıdır.

Hasretin adı, Çağdaş'tır.

Ve lâkin; sabır umudu büyütür, umut sabırı.

Goncagül "KanRevan"

19 Eylül 2011 Pazartesi

Benimde Bir Filmim Var

Küçükken pembeydi benim bildiğim bulutlar.

Yağmurlar boncuk boncuk yağardı.

Her kadının dudakları titrekti.

Her erkek nazikti.

Her çocuk tatlı ve temizdi.

Her aşk Aliye Rona'lara rağmen ölümsüz ve güçlüydü.
Her baba, yiğit ve her ana tırnaklarıyla kazırdı hayatı.

Sonra ben büyüdüm.

Turşu sevmeye başladım.

İsabet oldu.

Çünkü biber gerçekti ve o acıydı.

Pembe bulut yoktu.

Bulutlar beyazdı...

**
Sonra yediğim lahana turşularının suyunu da seve seve içmeye başladığım günler oldu. İlkin hepinizin bildiği, aşık olduğum canım şehir İstanbul'da 6-7 yaşlarındayken içtim bir bardak turşu suyunu. Lıkır lıkır hemde. O turşu suyunun tadının yerini hiç bir turşu suyu alamadı. Hâlâ aynısından içemedim. İçemeyeceğim de.

Ne turşu suyundan bıktım, ne de izlediğim türk filmlerinden. Meğer ne pembe bulutlardan vazgeçmişim, ne de Kartal Tibet'in gözyaşlarından.

Hani derim ya inanırsak olur diye.

İnandım, oldu.

Kartal Tibet'ten nazik bir sevdiğim var şimdi. Bütün Aliye Rona'lara inat sımsıkı sarıldık birbirimize. Ben yine hayalperest olayım, siz yine kınayın beni.

Mutluyum çok.

Son.

Goncagül "Nayşe"


7 Eylül 2011 Çarşamba

İçsel Haykırışlarımın Dışsal Yansımaları part 2

O gün geldi çattı. "Daha çok var" diye diye şurada topu topu üç gün kaldı. Üç gün sonra tam manasıyla yuvadan uçacak olan bir ağabeyim var. Günler azaldıkca içsel haykırışlarım çoğaldı. Sessiz çığlıklarımı bastırdım. Iyice sessizleştim. Kabuguma çekildim. Eski fotoğraflarımızı uzun uzun inceleyip o günlere geri döndüm. Dedim ki "herşeye rağmen dünyanın en güzel kardeşlik örneğini biz yaşadık ..."

Yaşadığımız inişli çikişli bütün olaylara inat, kafa göz girişmelerimize inat, dizde kase kırıp kanın gövdeyi götürmesine inat, ayagımızın altında kafa ezmeye inat, sokak ortasında herkesin içinde top oynamıyorum diye dayak yememe inat, kaleye geçmiyorum diye küfür kafir kol gezsede buna da inat, gayet sıkı bir bağım var benim ağabeyimle. O ağlayınca ben başlardım, ben ağlayınca o başlardı ağlamaya. Destek çıkardık kol kanat gererdik birbirimize. Paylaşmadığımız bir halt kalmadı anlayacağın. Pazar akşamları toplantı yapardık misal. Yıllarca ranzada yattık (bir kaç sene ayrı odalarda kaldık) o ranzada alt üst yatarken, bazen gayet geçimsiz olmamıza rağmen pazar geceki toplantılarımızı aksatmazdık. Bugüne dair planlarımız, hayallerimiz vardı. Cinsiyet farkı dinlemeden, utanmadan çekinmeden konuşurduk  bunları. Işte o gecelerde içinde hayal  kurduğumuz o pembe baloncuklar patladı, herşey gerçeğe dönüştü. Sıralamayı da bozmadık vesselam. O benden büyük olduğu için önceden gidiyor. Bana yol açiyor. Yolundaysa herşey işaret edecek peşinden gideceğim ben de. Her zamanki gibi yani... Tam ağabey kıvamında. 

Ağabeyi olmayan kızancıkların ne demek istediğimi anlayacaklarını pek zannetmiyorum. Hatta bu ağabeyi olmayan hatunların "iyy iyi ki ağabeyim yok!" demelerine protesto amaçlı, biz ağabeyi olan hatunlar bir elimizi havaya kaldırıp "Yaşasın ağabeyi olupta kendini daha güvenli hisseden hatunlar!" diye bağırdık. Bakmayın, abladan falan iyidir. Ağadır, paşadır, candır o can. Kabul, bu sebepten biraz feminizmden uzak büyüdük bir süre ama geçti yani. Insan bir kendini  bulmaya görsün o feminizm içerden geliyor zaten. Ağamla alakası yok yani. Herneyse işte. Üzgün değilim hacılar. Aksine ağam için gayet memnunum. Zaten hayatını severek sevişerek mutlu mesut geçirebileceği bir hatun aldı kendine. Hem biz müşerref olduk, hem de o. Müşerref demişken, küçükken adım ya Kevser ya da Müşerref olsun isterdim. Neyse bu ayrı konu. 

Dün gece ağam uyurken biraz izledim. Böyle içim acıdı. Aslında bu yazı duygusallığın dibine vurup anıra anıra ağlamamıza sebep olabilirdi hep birlikte ama gördüğünüz üzere bunu engellemek için hayatımı yiyorum şuanda. Ağam, iki üç mahalle öteye taşınıyor olsa da, aynı olmuyor. Aynı olmayacak hiç bir şey. Birlikte televizyon izleyip aynı sahnede birbirimize bakıp gülemeyeceğiz mesela. Cay demleyeyim diye para teklif eden biri de olmayacak. Taklit yapıp altıma işeten, sigara dumanını suratıma üfleyip kadirzm moduna giren ve de saatlerce hikâyeleriyle kafamı şişiren biri de olmayacak. Sabahın köründe arabesk ile uyandıran, karı-kız muhabbetlerine ortak eden, hertürlü benim muhabbetlerimede ortak olmayı başarabilen ve bunu hep ölçüsünü kaçırmadan yapabilen birisi de olmayacak. Cinsiyet farkına rağmen ölçüyü hiç kaçırmadan ikiden bir olmayı her zaman başardık sevgili okurum. 

Velhasıl-ı kelam, bir dönem kapanıyor, baska bir dönem açılıyor. Bunada alışacağız. Herşeye, her yere ve de herkese alışılabildiği gibi. 


Goncagül "Kızkardeş"










5 Eylül 2011 Pazartesi

Yıldızların Altında

Yıldızların hep bir önemi, bir değeri oldu benim hayatımda. 

Yalnızlığımı çok derinden hissettiğim anlarda gökyüzüne bakıp sonsuzluğu içime çektim. Amma göğün maviliğinde yüzüp başka diyarlarda ferahladım, amma beyaz bulutların arasından sızan güneş ışıkları arayıp yüreğime ümit aşıladım. Gecenin karanlığında bana göz kırpan vefâkar bir yıldızım var. Kalbimden taşan arzularımın duvarlara çarpıp bana geri dönerken duyduğum acılıkta, gayriihtiyari o yıldıza dogru döktüm kelimelerimi. Aybaba beni gökyüzünün diger kısmında izlerken ben, aydınlattığı o yıldız ile ilgiliydim herdaim. Diğer yıldızlara nazaran daha parlak, daha belirgin, daha yakın ve daha dost. Dosdoğru gözlerimin içine bakıp beni dinleyen bir insan gibi. Izlemekten haz duyduğum ve de rahatladığımı hissettiğim. Gözlerimden damlayanlar yanaklarımı sırılsıklam ıslattığında, o yıldızın ışığında kuruttum yüzümü. Yeryüzünde yaşadığım tek başınalığı o yıldız ile paylaştığım gecelerde, dün geceden hiç haberim yoktu, dün geceye kadar...

Dün gece, hayatımın sonuna kadar duymak istediğim sesi dinlerken ben, bu defa huzurun verdiği refleks ile karanlık gökyüzünün derinliklerine daldım. Bir yandan içimin en kuytu köşelerine sevgiyle akıp göl olan sesi dinlerken bir yandan da vefâlı yıldızımı izledim. Yıldızların çokluğu çekti dikkatimi sonra. "Yarın hava güzel olacak..." dedim. Aslı var mı gerçekten bilemiyorum ama, böyle inanırım yıllardır. Yalnızlığımı paylaştığım ve nedense benden başkasının ilgisini çekmediğini düsşndüğüm, hatta sadece bana göründüğüne inandığım yıldızın etrafındaki diğer silik yıldızları tarif etti dünyanın öbür ucundaki Ruhum. Ağzım açık söylediklerini dinlerken, tarif ettiği manzaranın benimki ile aynı olmasına içten içe sevinç çığlıkları attım adeta. Belki çok şaşırmam gereken bir durum değildi. Fakat öylesine tuhaf, öylesine güzel ve öylesine içtendi ki! 

Aramızda ki 4000 kilometreye inat, aynı yıldızı izledik dakikalarca. Yıllardır gecelerime umudu getiren vefalı yıldızımın bu defa başka türlü bir sürpriziyle heyecanlandım. Sevdiğimin gözlerini yıldızımın ışığından izleyebildiğime mi sevineyim, yahut onun sesindeki mutluluktan hayat bulmama mı, bilemedim... Tarifi zor acılar yaşarken, tarifi zor sevinçler yaşıyorum artık. 

Aynı yıldızı izledik dün gece. Aynı gülümseme vardı yüzümüzde. Aynı duyguları hissediyorduk içimizde. Aynı sabırla aynı beklentiler döndü durdu beynimizde...

Goncagül "Ferah"