Adımlarıma Işık

7 Eylül 2011 Çarşamba

İçsel Haykırışlarımın Dışsal Yansımaları part 2

O gün geldi çattı. "Daha çok var" diye diye şurada topu topu üç gün kaldı. Üç gün sonra tam manasıyla yuvadan uçacak olan bir ağabeyim var. Günler azaldıkca içsel haykırışlarım çoğaldı. Sessiz çığlıklarımı bastırdım. Iyice sessizleştim. Kabuguma çekildim. Eski fotoğraflarımızı uzun uzun inceleyip o günlere geri döndüm. Dedim ki "herşeye rağmen dünyanın en güzel kardeşlik örneğini biz yaşadık ..."

Yaşadığımız inişli çikişli bütün olaylara inat, kafa göz girişmelerimize inat, dizde kase kırıp kanın gövdeyi götürmesine inat, ayagımızın altında kafa ezmeye inat, sokak ortasında herkesin içinde top oynamıyorum diye dayak yememe inat, kaleye geçmiyorum diye küfür kafir kol gezsede buna da inat, gayet sıkı bir bağım var benim ağabeyimle. O ağlayınca ben başlardım, ben ağlayınca o başlardı ağlamaya. Destek çıkardık kol kanat gererdik birbirimize. Paylaşmadığımız bir halt kalmadı anlayacağın. Pazar akşamları toplantı yapardık misal. Yıllarca ranzada yattık (bir kaç sene ayrı odalarda kaldık) o ranzada alt üst yatarken, bazen gayet geçimsiz olmamıza rağmen pazar geceki toplantılarımızı aksatmazdık. Bugüne dair planlarımız, hayallerimiz vardı. Cinsiyet farkı dinlemeden, utanmadan çekinmeden konuşurduk  bunları. Işte o gecelerde içinde hayal  kurduğumuz o pembe baloncuklar patladı, herşey gerçeğe dönüştü. Sıralamayı da bozmadık vesselam. O benden büyük olduğu için önceden gidiyor. Bana yol açiyor. Yolundaysa herşey işaret edecek peşinden gideceğim ben de. Her zamanki gibi yani... Tam ağabey kıvamında. 

Ağabeyi olmayan kızancıkların ne demek istediğimi anlayacaklarını pek zannetmiyorum. Hatta bu ağabeyi olmayan hatunların "iyy iyi ki ağabeyim yok!" demelerine protesto amaçlı, biz ağabeyi olan hatunlar bir elimizi havaya kaldırıp "Yaşasın ağabeyi olupta kendini daha güvenli hisseden hatunlar!" diye bağırdık. Bakmayın, abladan falan iyidir. Ağadır, paşadır, candır o can. Kabul, bu sebepten biraz feminizmden uzak büyüdük bir süre ama geçti yani. Insan bir kendini  bulmaya görsün o feminizm içerden geliyor zaten. Ağamla alakası yok yani. Herneyse işte. Üzgün değilim hacılar. Aksine ağam için gayet memnunum. Zaten hayatını severek sevişerek mutlu mesut geçirebileceği bir hatun aldı kendine. Hem biz müşerref olduk, hem de o. Müşerref demişken, küçükken adım ya Kevser ya da Müşerref olsun isterdim. Neyse bu ayrı konu. 

Dün gece ağam uyurken biraz izledim. Böyle içim acıdı. Aslında bu yazı duygusallığın dibine vurup anıra anıra ağlamamıza sebep olabilirdi hep birlikte ama gördüğünüz üzere bunu engellemek için hayatımı yiyorum şuanda. Ağam, iki üç mahalle öteye taşınıyor olsa da, aynı olmuyor. Aynı olmayacak hiç bir şey. Birlikte televizyon izleyip aynı sahnede birbirimize bakıp gülemeyeceğiz mesela. Cay demleyeyim diye para teklif eden biri de olmayacak. Taklit yapıp altıma işeten, sigara dumanını suratıma üfleyip kadirzm moduna giren ve de saatlerce hikâyeleriyle kafamı şişiren biri de olmayacak. Sabahın köründe arabesk ile uyandıran, karı-kız muhabbetlerine ortak eden, hertürlü benim muhabbetlerimede ortak olmayı başarabilen ve bunu hep ölçüsünü kaçırmadan yapabilen birisi de olmayacak. Cinsiyet farkına rağmen ölçüyü hiç kaçırmadan ikiden bir olmayı her zaman başardık sevgili okurum. 

Velhasıl-ı kelam, bir dönem kapanıyor, baska bir dönem açılıyor. Bunada alışacağız. Herşeye, her yere ve de herkese alışılabildiği gibi. 


Goncagül "Kızkardeş"










5 Eylül 2011 Pazartesi

Yıldızların Altında

Yıldızların hep bir önemi, bir değeri oldu benim hayatımda. 

Yalnızlığımı çok derinden hissettiğim anlarda gökyüzüne bakıp sonsuzluğu içime çektim. Amma göğün maviliğinde yüzüp başka diyarlarda ferahladım, amma beyaz bulutların arasından sızan güneş ışıkları arayıp yüreğime ümit aşıladım. Gecenin karanlığında bana göz kırpan vefâkar bir yıldızım var. Kalbimden taşan arzularımın duvarlara çarpıp bana geri dönerken duyduğum acılıkta, gayriihtiyari o yıldıza dogru döktüm kelimelerimi. Aybaba beni gökyüzünün diger kısmında izlerken ben, aydınlattığı o yıldız ile ilgiliydim herdaim. Diğer yıldızlara nazaran daha parlak, daha belirgin, daha yakın ve daha dost. Dosdoğru gözlerimin içine bakıp beni dinleyen bir insan gibi. Izlemekten haz duyduğum ve de rahatladığımı hissettiğim. Gözlerimden damlayanlar yanaklarımı sırılsıklam ıslattığında, o yıldızın ışığında kuruttum yüzümü. Yeryüzünde yaşadığım tek başınalığı o yıldız ile paylaştığım gecelerde, dün geceden hiç haberim yoktu, dün geceye kadar...

Dün gece, hayatımın sonuna kadar duymak istediğim sesi dinlerken ben, bu defa huzurun verdiği refleks ile karanlık gökyüzünün derinliklerine daldım. Bir yandan içimin en kuytu köşelerine sevgiyle akıp göl olan sesi dinlerken bir yandan da vefâlı yıldızımı izledim. Yıldızların çokluğu çekti dikkatimi sonra. "Yarın hava güzel olacak..." dedim. Aslı var mı gerçekten bilemiyorum ama, böyle inanırım yıllardır. Yalnızlığımı paylaştığım ve nedense benden başkasının ilgisini çekmediğini düsşndüğüm, hatta sadece bana göründüğüne inandığım yıldızın etrafındaki diğer silik yıldızları tarif etti dünyanın öbür ucundaki Ruhum. Ağzım açık söylediklerini dinlerken, tarif ettiği manzaranın benimki ile aynı olmasına içten içe sevinç çığlıkları attım adeta. Belki çok şaşırmam gereken bir durum değildi. Fakat öylesine tuhaf, öylesine güzel ve öylesine içtendi ki! 

Aramızda ki 4000 kilometreye inat, aynı yıldızı izledik dakikalarca. Yıllardır gecelerime umudu getiren vefalı yıldızımın bu defa başka türlü bir sürpriziyle heyecanlandım. Sevdiğimin gözlerini yıldızımın ışığından izleyebildiğime mi sevineyim, yahut onun sesindeki mutluluktan hayat bulmama mı, bilemedim... Tarifi zor acılar yaşarken, tarifi zor sevinçler yaşıyorum artık. 

Aynı yıldızı izledik dün gece. Aynı gülümseme vardı yüzümüzde. Aynı duyguları hissediyorduk içimizde. Aynı sabırla aynı beklentiler döndü durdu beynimizde...

Goncagül "Ferah"


21 Ağustos 2011 Pazar

Nefes Alabilen Ölüler

"Birileri bana mutlu bir hayat yazar mı?"
Céline Kum

Mutlu hayat herkesi mutlu etmeye çalışmaktan başlarmış, ben de yeni öğrendim. Sen mutlu olmasanda olur aslında; birilerini mutlu etmekten zevk duymalısın budur kilit nokta. Olmuyorsa zorla. Çünkü herkesin bencil olduğu bir dünyada, herkesin "el ne der" diye düşündüğü bu saçma sapan sahte dünyada mutluluğun tarifi de böyle bol tuzlu!! Sıkıyorsa mutsuz ol şimdi...

Hevesini kursağında bırakanları öyle uzakta arama. "Biz de senin mutluluğunu istiyoruz" cümleleri altında ezil ve gerçekten öyleymiş gibi buna inan; her ne kadar anlamasanda! Sevmeyi de mutluluğu da ben mi öğreteceğim? Haşa! Tek nedenimiz milletin ağzından çıkanlar değil mi nasıl olsa? yeter ki biryerlerden övgüler gelsin. Yeter ki bir yerler bizleri eleştiremesin. Yeter ki biz buna fırsat vermeyelim. Yeter ki biz, yüeğimizden taşsa bile sırf 'yanlış' sözler duymamak için kısıtlayalım kendimizi. Engelleyelim arzularımızı. Ne önemi var ki sevginin, sevdiğinin? Kalpten dile yansıyan sözcüklerin adı ahlaksızlık konmuşsa diyebileceğimiz ne kaldı?! Kursak hevesle dolar...

Özür dilerim! Yüreğimi zaptedemedim! Özür dilerim! Birilerini rezil ettim! Özür dilerim! Duygularımı yazılarıma döktüm! Paylaştım sevgimi özür dilerim... Özür dilerim! Bu kadar uzaktan sahiplenmek nasıl olabilir bunun yollarını aradım! Özür dilerim, elime yüzüme bulaştırdım, sizi YİNE utandırdım! Kırın nesneleri parçalayın kafamda! Uslanmam nasıl olsa... Nasıl olsa, öfkeni geçtiğinide ve yine kendi köşeizde kendi sevdiklerinizle birlikte gülüştüğünüzde ben parçalanan nesnelerin sivri uçlarıyla kenimi cezalandırabilirim. Nasıl olsa, ben buyum ve beni herkes bilir.

Mutluluğu yazmak mı....

Mutluluğu ne doyasıya, istediğimce, gönlümce, sınırsızca yaşamama izin verirler ne de yazmama.
Olmuyorsa siktiri çekerler. Çünkü kural bu. Bir gece sen ne olduğunu bile anlamadan en sevdiğin varlık tarafından tartaklandığında duyarsın iliklerinde korkuyu da dehşeti de. Meğer aynısı değilmiş yürekte paylaşılan bunu izlersin korku dolu gözlerinle. Naftalinlerin arasına gizlediğin çocukluğunu ortaya çıkarır paramparça oluşunu seyreylersin işte.  Ne genize dolan sigara dumanına yer vardır hayatında, ne ciğerlerini söküp başını döndüren alkole. Yapabileceğin tek şey kendinin bile olmayan odanın kapılarını örtüp karanlıkta diğerlerinin gülüşmelerini dinlemek olur...

Mutluluk mu dedin.

Kendini unutmaktan başlasan iyi edersin...

Goncagül "Gereksiz Öfkeli"

14 Ağustos 2011 Pazar

Paramparça Olmuş Bir Vazoyu Parçalayabilirmisiniz?...

13 ağustos
Saat gece yarısını çoktan geçmiş
Bir telefon notu

Parçalayamazsınız. Paramparça olmuş bir zerreciğin farklı yerlere savrulduğunu anlamanız gerekir.

Hissetmez. Canı acır mı? Acımaz.

Yalnızlık ile dost olmuş birini terk etmek ile tehdit edebilir misiniz? Edemezsiniz. Çünkü bu onu korkutmaz. Ve yabancısı değildir yalnızlığın. Asıl yadırgadığı kalabalıktır, çoktan dibine vurmuştur farkındalığın.





Yüreği avuçta tutup kırılmaması için ürkekce yaklaşırken hayata, vurulduk en olmadık kuytularda.


Sakalındaki aktan ağzımız açık öğütler ve de nasihatler dinlerken hiç oralı olmadık aslında. Hep bir bildiğimiz vardı. Hep biz daha iyisini bildik. Hep güçlüydük. Hep yıkılmazdık. Yıkılsakta çabuk kalkardık. Peki ya şu yerlerde sürünen benim kaybettiğim onurum olabilir mi? Kazanılacak övgüler uğruna paspal ettiğim şu duygular benim mi...Senin mi? Kimin.

Hepimizden biraz var galiba.

Hepimiz biraz aynıyız galiba.

Kusura bakma Baba...

İçinde beslediğin zehiri kusmak gerekir zamanı geldiğinde. Ya kusacaksındır, ya da seni günden güne biraz daha fazla zehirlemesine izin vereceksindir. Yani ya yaşamayı seçersin ya da ölmeyi.

Kendinden çok sevme kimseyi. Kendinden çok sevebilir misin birini? Kendini sev ki, sevebilesin diğerini...

Kıyaslama kendini kimseyle. Sen böylesin işte. Acılarından doğan, ama pisliklerinden arınmasını isteyebilecek kadar da olgunlaşan belki de... Ümitsiz olmamalı kimse.

Kusma vakti. Yaşamak için gerçekleri. Kusma vakti.

Çünkü benim başım en güzel senin göğsüne yakışıyor Sevdiğim.

Goncagül "Gerçek"

7 Ağustos 2011 Pazar

Akordeon Tadında Hayat

Her zaman koştum ben.

Hayallerimin peşinden,

Hedeflerimin peşinden,

Arkadaşlarımın peşinden,

Ailemin peşinden,

Sevginin peşinden,

Masalların peşinden,

Şarkıların ve kitapların peşinden,

Derslerimin peşinden,

Onun-bunun peşinden,

Doğruluğun peşinden,

Solcuların peşinden,

...

Ulaşabilmek için hep bir çaba içinde oldum. Hayallerimi gerçekleştirebilmek için, gerçekleştirebileceğime inandığım hayallerin peşi sıra gittim. Bir kaçı gerçekleşti, diğerleri sırada bekledi. Kimi zaman yoruldum. Kimi zaman vazgeçtim. Pes ettim çoğu zaman... Her pes edişin ardında gülümseyen bir umut vardı. Elinden tutup büyütmemi bekleyen bir umut. Karanlık çökünce ve ben başımı ellerimin arasına alıp kara kara düşününce bile içimde yok olup gitmeyen yaşama sevincinin adını biliyordum. Adını bildiğim ya da adını koyduğum herhangi birşeyi asla unutmayıp yaşatmayı göze aldığım için, yaşattım o sevinci. En dumanlı, en zor, en acı, en bitkin, en perişan, en çaresiz zamanlarda bile yaşattım onu. Kalbim krizin bekçisi olmuştu...

Kimse masum değildi zaten biliyordum lâkin kimseler umurumda değildi. Aynaya bakmaya bile cesaretimin olmadığı günleri anımsıyorum şimdi. Ben miydim o? Yanaklarını yırtarcasına çizip nefes almaya çalışan ve her seferinde acılarından yine yeniden doğan ben miydim? İçinde beslemeye çalıştığı umut sayesinde zarzor inanmaya çalıştığım 'iyileşme' işlemi ne zaman başlayacaktı? İyileşirmiydim, gerçekten umut var mıydı? Yoksa tıkanmış damarlarımda akıtmaya çalıştığım kan çoktan sulanmışmıydı... Yoksa ben çoktan öldüm de, gömen yok muydu...?

Elimi attığım, elimi atmak istediğim hiç bir olay kolay olmadı benim hayatımda. Sırtımı sürekli sıvazlayan bir kaç maneviyatlar haricinde çok aklı selim insanlardan oluşan bir çevrem yoktu. Zaten bir dönem benim aklımın odaları toz ile dolup taştığından, çokca farketmiyordum etrafımda olup bitenleri. Ve hatta kendi iç dünyamın derinliklerinde kıyametin çoktan geldiğini. Yatak döşek hastalıktan ölmek üzere olan ruhumun şifa bulacağına dair olgunlaştırmaya çalıştığım  umudumu gözyaşlarımla suladım. Sürahiler doldu taştı. Hiç büyümedi. Geri geri giden günlerimin yarınları hergünümden farksızdı. Ergenlik doğduğumdan beri alnıma yapışmış bir sivilceydi. Ta ki, Arkasına sığındığım yaşanmışlıkların kimseyi değil, sadece beni yaraladığını görene kadar...

Hep yalnızdım. Destek mi oldu birileri? Hayır. Olduklarını sandılar sadece. Maddiyat mıydı beni ayakta tutacak olan? Değildi, farkında değillerdi. Yaratılışımdan bu yana Tanrı'yı özümseyip sadece O'na, Yüce Yaradan'a bakmak istedim. O'nu yüreğimde saklamak, sadece O'nunla var olmak, sözlerini zihnime ve kalbime işlemek, hayatımın merkezi haline getirmek için uğraştım. Sonra anladım. Tek başına uğraşın, tek başınalığın daha büyük yalnızlıklar ve başarısızlıklar getirdiğini anladım.

Ağzımı kocaman açıp yaşam suyunun hücrelerime dolmasına izin verdim. Ve dedim ki; gücüme güç kat! Dertlerime çare ol! Kendimi tanımamı sağla! Seni tanımama izin ver! Yüreğime istek nakşet.

Ardından koştuğum herşeyin, alnımda boncuk boncuk akan terin kaymağını afiyetle yiyorum. Her zahmetin ödülü vardır. Zahmetsiz ödül, ödül değildir.

Bugün odama meltem yavaşca eserken içeri sızan güneş ışığı içimde besleyip büyüttüğüm kocaman olmuş umudun dudaklarından öpüyor... mutlu ediyor.
Bugün yüreğim sevinçten coşuyor.
Bugün aşkı iliklerime kadar hissediyorum.
Bugün, yaşadığım herşeye şükrediyorum.
Bugün dünyanın en iyi sevgilisi benim... Bugün, yarınlarımdan farklı ve yarınlarım bugünden başka olacak, biliyorum.
Bugün ümitlerimi kalbimi şad eden sevgilimin yüreğinden topluyorum.

Seni çok seviyorum!

Goncagül "Mutlu"

16 Temmuz 2011 Cumartesi

Ateş Düştüğü Yeri Yakar

Neler oluyor ve bizler de nasıl seyirci kalıyoruz değil mi?

Elimiz kolumuz bağlı, hiç birşey yapamıyoruz.

Susmamak istiyoruz. Söyleyecek sözümüz olsun istiyoruz ama kelimelerin tükendiği yerlerde buluyoruz kendimizi.

Aslında yorulduk hepimiz değil mi?

İnsanların göründükleri gibi olmaması ve buna bizim bile dahil olmamız... Dünya'dan her geçen gün biraz daha sevgi ve biraz daha barış isterken eninde sonunda daha kötüye gitmesi... Büyük olduklarını düşünen insanların başımızda bizleri yönetebilmeleri ve bizim buna da gıkımızın çıkamıyor olması... Çünkü düzen bu demekten başka hiçbir çaremizin olmaması, yoruyor bizi değil mi?

Kendi içimize kapandığımızda etrafımızda olup biten en sessiz sesleri bile duyabiliyor olmamız nasıl da acıtıyor canımızı. Ne çok olaylar oluyor yaşadığımız ülkelerde. Ne çok yorumlarımız var her birimizin. Ne kadar çok fikir ayrılıklarına düşüyoruz hepimiz ama sonunda nasıl da aynı cümleler çıkıyor ağzımızdan. "Hepsi aynı bok!"



Aziz Yıldırım şike soruşturmasından sonra gayet kalleş bir biçimde içeri alındıktan sonra konuşan ağızların birden bire aynı suçtan suçlanıp kapatılması ne kadar ironik... ve hayatımızın neredeyse her alanında en az bir karşılaştığımız bu durum ne kadar da sıradan. İnsanoğlu hep başka birisinin yaşadıklarını yorumluyor ve hatta yargılamaya kalkıyor. Kendi başına gelmeyeceğini düşündüğü olayların birgün kendi başınada gelebileceğini bir an olsun düşünemiyor. Böylesi işine gelmiyor. O an karşı taraf ezik durumda olduğu için kendini kaf dağında zannedebiliyor. Sonuç; ne yazık ki başına geldiğinde yerlebir olabiliyor.

Sanki Türkiye'de ilk defa onlarca şehit verilmiş gibi yine konuşulup duruluyor. Suçlu görünen tarafın analarına orospu, oğullarına it deniyor. Ölenler yine yeniden direk cennetlik oluyor. Vatan sağ oluyor ve şehit anaları bununla teselli buluyor. Ya da bulduğunu sanıyor. Yani bizler, bunu gerçekten yaşamadığımız için o anaların böyle avunduklarını sanıyoruz. Yanılıyoruz. Gün gelir o bölünmez dediğiniz vatanın heryerinin aslında bölük pörçük olduğunu anlarsınız. Gün gelir siz de bir yakınınızın şehit olduğu haberini aldığınızda, yüreğiniz soğusun diye "Vatan sağolsun!" diye bağırabilirsiniz. Ardından soğumadığını, içinizde sönmek bilmeyen yanan ateşin iyice körüklendiğini hissedersiniz. Susalım o yüzden. Konuşmanın faydası yok artık. Giden gidiyor, kaybeden kaybettiğiyle kalıp tek başına çekiyor acısını.

Şehit verdik diye birilerinin hâlâ şike durumlarının üzerinde durup konuşmasını kaldıramaz oluyorsunuz birden bire? Bir kaç olumsuzluğu aynı anda düşünebilme kapasitesine sahip olmayan bir toplumdan ne beklenebilir? Üzülmekten ve küfretmekten başka hiç bir eylemi olmayan, olamayan bir toplumdan ne beklenir? Bir avuç kendini bilen insan protesto etmeye kalksa anında 'büyükler' tarafından engellenebilecek bir toplumdan ne beklenebilir?

Ne bekliyorsunuz hâlâ?

Uyanalım!

Goncagül "Farkında"

5 Temmuz 2011 Salı

Dear Jerry

Bence hayat dönem dönem korktuğumuz her şeyi burnumuza sokuyor. Ya da bana hep böyle oluyor! Son günlerde neye "Benim başıma gelmez" dediysem yahut neyden çok korkuyorsam dibimde bitti.

Korkmak değil de televizyonda bile görmeye tahammül edemediğim hayvan; sevgili fare, ve ofiste sanki binlerce! Yani koskoca ofissin, neden özellikle benim masamın yanında olursun bunu da anlamış değilim. Neden herşey beni bulur? Neden ben tiksiniyorum diye ille de benim yanımda durur. Neden tesadüfen benim yanımdaki duvarda delik olur da bir başkasının duvarında delik olmaz?

Hadi bunları da geçtim!

Arkadaş evdeyim. Yorgunum, perperişan olmuşum, sürekli sömürülüyorum ve nefes alacak vakit bulamıyorum. Bir sürü işim var ama nereden başlayacağımı bilemediğimden hepsi yarım kalıyor. Herneyse, nihayetinde sırtımda tonlarca ağırlık varmışcasına kendimi yatağa attım bir gece. Tam uykuya dalıyorum ki içeriden tıkır tıkır sesler geriyor. Lan dedim yoksa eve birisi mi girdi? Zaten apartmanda bir hırsızlık olayı olmuştu... zaten şu tepemizdeki komşulardan endişeleniyorduk ve de cellalleniyorduk. Hiç üşenmedim kalktım salona doğru yürürken, şüphelendiğim cismin bir insan değil de fare olabileceği aklıma geldi! Işığı açtım etrafıma bakıyorum ama ne bir fare ne de ardında bırktığı bir pislik. Yok bir kanıt. Velhasıl-i kelâm çok geçmeden kendisini gözlerimle gördüm ve bu evde geçen günlerim adeta kabusa dönüştü sevgili okurcan. Bu kadar tesadüfü bir de güzel olaylar için yaşasam diyorum? Onu her hangi bir yerde tekrar görmemek için tuvalete gözlerim kapalı girdiğimi itiraf etmek istiyorum!

Evet ardından her şeye isim koyduğum gibi fare'ye de bir isim koydum. Malum o artık istemesekte bizden bir parça. E bu sefer de adı sanı belli oldu diye kendimi katil gibi hissediyorum. Evin her köşesine zehir koyduk. Ölüp ölmediği hakkında en ufak bir fikrim yok henüz. Geceleri ses duymuyorum kendisini de uzun zamandır görmüyorum. En büyük temennim, kesinlikle ölmüş olması! Ofiste ki mal'a gelince, ya da çoğul oldukları için mallara demem gerkiyor sanırım. Onları belediyenin güvenli ellerine bıraktık. Çok yakında benim yırtınmalarım sonucunda patron  ilaçlatmaya EVET diyoooor.

Amma ve lâkin keşke her şey fare öldürmek kadar basit olsa. Keşke tek korkum bu olsa, tek gerginliğim "ulan dolabı açsam ayağıma düşer mi?" olsa. Değil işte. Hani, konuyla pek alakası yok ama Allah bir yerden verirken diğer yandan alırmış diye bir laf var ya. Biraz o hesap benimkisi bu aralar. Kafayı yiyecek ve delirecek gibi oluyorum. Tam o anda birinin sesini duyup sakinleşiyorum. Sorumluluk nedir galiba yeni yeni öğreniyorum. Sorumluluk; öyle her istediğinde alıp başını gidememekmiş. hesap verebilecek konumlarda olabilmekmiş. Sabretmekmiş. Murada erebilmek için derviş olma yolunda ilerleyebilmekmiş. Konuşmak gerekirken susmakmış ve susmak gerekirken konuşmakmış! Uzun lafın kısası okka gibi yürek sahibi olabilmekmiş! Yani, yok öyle yağmaymiş...

Tanrı'ma dönüp "Neden yine?"  diye sorduğumda anında cevabı içimde hissediyorum mesela. Ben ki kapıyı çarpıp çıkarım, ben ki ağzıma geleni söylerim, ben ki umursamazım, ben ki paraya zerre önem vermem, ben ki istemediğim yerde kalmam, ben ki gerildiğim yerde durmam, şekillenme ve de törpülenme zamanı gelmiş yine. Bakalım, öğreniyoruz galiba yavaştan. Acı çekiyoruz inceden. Zor geliyor falan ama, dedim ya, bir ses var ayakta tutan.

Bu arada Tom kesinlikle haklı. Fareler madur değildir!

Goncagül "Yorgun"