Adımlarıma Işık

20 Şubat 2021 Cumartesi

Kendimi duyduğum bir andan nağmeler...

https://youtu.be/NikU81CfZYc


Minicik sevilmek takdir görmek için değil mi onca takla...

Değil gibi davranıyorlar...
Hiç ihtiyaç yok gibi
Sevgiye, şefkate...
Veriyor veriştiriyor alabildiğine...
Giydiriyor ona buna...
Darmış bolmuş umrunda değil.
Konuşacak, mecbur.
Yoksa nasıl örtecek sustuklarını?
Mahkum etmeye mahkum kendileri...
Öyle özgür olduğunu sanmaya devam edecek.
Çare yok, çaresiz her kanat çırpışı çarpacak birilerine.
Öyle mutlu.
Öyle sanıyor...
Halbuki yine yeniden bağlıyor kendi elini ayağını.
Haberi yok.
Belki de var...
Vahim olanı da bu ya...
Belki de var.
Gerçek özgürlüğe.
İçine girdikçe. Özüne döndükçe.
Kendini hatırladıkça.
Biraz nefes aldıkça.
Vermeyi unutmadıkca...
Biraz görmeyi ve duymayı denedikce...
Dinledikce sahiden.
Ama sahiden...
İnsanı seversin görmeyi seçtikce.
Göstermekten vazgeçince...






11 Ocak 2020 Cumartesi

Otuz oldum otuz! Hey gidi...

Birsürü yeni karar ile yepyeni bir yaşa merhaba dedim ama ilk defa kendime yüklenmiyorum. Yüklenmeyeceğim. Yapamadığım her şeyi çok seveceğim zira en azından deneyeceğim. Ruhum hiç olmadığı kadar dingin ve huzurlu. Gereksiz yükleri sırtımdan atıyorum bir bir. Yanlış anlaşılmasın, kendimin yüklediği gereksiz yüklerden bahsediyorum. Dünyayı ve insanlığı yüklenmeye son nefesime kadar devam edeceğim sanırım... bunu değiştiremeyeceğim. Kendime daha çok merhamet gösterdiğim mişsgibi bir yaştayım bugün itibariyle. Dün akşam biraz hüzünlendim yirmilerin son demindeyim diye. Sonra dedim ben ne saçmalıyorum... sağlıkla geçirdiğim upuzun yıllara minnettarım. Otuzları merak ediyorum... hep ettim. Umarım vatana millete hayırlı bir evlat olurum. İnsanlar harbi harbi faydalansınlar benden, ne zararı olur ki ya? Faydalanın. Ben daha mutlu olurum. Yanj bi faydam dokunsun yeter ki... sadece kendime yatırım yapıp bencil yaşarsam ne anlamı olur ki bu dünyadan gelip geçmenin? İçime çok sinen, beni heyecanlandıran, aslında çocukluğumdan beri hep ilgi duyduğum bi proje var kafamda. Eğer sırf benim hevesimden ibaret değilse hayata geçiricem yakın zamanda. En sevdiğim şeydir devirdaim bu hayatta. Verirken alacağım. Yedirirken doyacağım. Amacım, isteğim bu yönde. Hayatıma iyi kötü dokunan, bunu okuyan herkese sarılıyorum. Teşekkürler, büyüyorum sizinle...

20 Eylül 2019 Cuma

Neslican Tay

Bu gece içim yangın yeri. Gözlerim dolu. Akan aiyor, akamayan içimde kalıyor. Kanıyor. Gecenin karanlığı ruhumun karasıyla yarışıyor. Aklım ve kalbim nefes alabilmek için kanatlarını çırpıyor. Zorlanıyorum... yutkunmak ağır bir yük. Hayat ulaşılması zor bir serap gibi. Varla yok arası. Hem gerçek he rüya. Hem istenilen hem de mecburen vazgeçilen...


Bugün en büyük amcamın cenazesi vardı. En büyük amcam, komik, güleryüzlü, babacan ve sevecen bir adamdı. Dedeme benzerdi. Tatlı, huzurlu bir sesi vardı.


Bu gece Neslican gitti. Sanki yakınımı kaybetmiş gibi içim paramparça oldu.


Amcam 80 yasındaydı.
Neslican 21.


Ne çok şey öğrendim senden Neslican. İki sene boyunca. İyileşmeni, tekrar yenmeni ve çok sevdiğin bu hayata vargücünle tutunmanı... ne çok şey öğrendim. Bazı kelimelerden korkmamayı, herşeye rağmen savaşmayı.


Söylenecek söz yok.


Bu gece küçüklüğümden bir yonca yaprağı daha soldu.
Bu gece bir savaşçı yıldız oldu.


Umarım görüzürüz amcam.
Umarım görüşürüz Neslicanım.

20 Ağustos 2019 Salı

Sev çünkü sevmek en kolay



Umursamaz değilim. Sadece değiştirmeye çalışmıyorum artık. Olduğu gibi kabul etmeye çalışıyorum. Oldukları gibi! Belki de öğrendiğim en değerli şeylerden biri, birilerini olduğu gibi kabullenmenin ille de hayatımızda olmaları gerektiği anlamına gelmemesi. Kesin bu cümle daha kısa kurulabilir ama aklımın odalarını sel bastı yine.
Bu inanılmaz bir hafiflik, tavsiye ederim. Benim için orta yolları bulmak hep zor olmuştur. Bir şeyin ya ak ya da kara olduğuna inanmak çok yorucudur. Ve de saçmadır esasen… Yani buna belki de tam anlamıyla üç-dört yıldır inanmışımdır. Hayat iki kesin uçtan ibaret değildir çünkü. Dallıdır, budaklıdır.
Birilerinden sevdiğin halde vazgeçmek durumunu zihnim anlamazdı; gerçi hep sevgililik için söylenir genelde ama başka ailevi ya da arkadaş ilişkilerini düşündüğümde ne kadar da doğru geldi. Bir arkadaşımı aslında seviyor olmam, hayatımda olmasını da sevdiğim anlamına gelmiyor bazen. Gelemiyor yani. Kulağa saçma gibi gelse de  şöyle ifade etmeye çalışayım; bir kişinin insanlığı sevilebilir bence. En azından daha önce kurulabilmiş bağlar sevilebilir. Daha önce yaşanılmış güzel anılar sevilmeye devam edilebilir. Belki de bugün canın yandığı için onların kıymetsiz olduğunu düşünebiliriz ya da “samimi değilmiş nesini seveyim ki” de diyebiliriz; da bence dememeliyiz. Yani dememek daha sağlıklı kendi adıma. Bu düşünce yüreğimi özgürleştiriyor. Hiçbir ağırlığı taşımıyorum. Aklım hiçbir olumsuzluğu düşünmek zorunda kalmıyor. Geceleri uykum kaçmıyor. Keşkelerle ruhumu sıkmıyorum. Kendime kızmıyorum. Kendimi de seviyorum onu da sevmeye devam etmeyi seçiyorum. Birçok şeyde olduğu gibi, bunun da bir seçim olduğunu düşünüyorum.
Tüm bunların zayıflıkmış gibi gözükme ihtimali olsa da, umursamazlık hakkımı burda kullanıyorum.

Zayıf görün. Olsun?
Yaşadıklarından pişmanlık duyup kendi kendine kızacağına,
Bedenine ve ruhuna eziyet edip olumsuzluklarla boğuşacağına sal gitsin!
Ama severek sal gitsin.
Eyvallah de yani.
Herşeye.
Sana, yaşadığına ve ona.
Onlara.
Eyvallah de.
Kalbininin özgürlüğünü ucuza satma!
Bunu severek yap.
Bu mümkün ve bu çok hafifletici.

Artık hayatında istemediğin ya da ilişkisel olarak sana bir katkısı yerine zararı olacağını düşündüğün birilerinin artık olmaması kötü değilmiş.

26 Nisan 2019 Cuma

Korku

Korkuyordu. Daha önceki korkulara benzemiyordu. Bu korku içinde çokça çaresizlik de barındırıyordu. Oysa hava aksine oldukça güzeldi. Mutlu ve özgür olma havasıydı.
Bir cuma günü gibi maviydi ve ne tesadüf günlerden de cumaydı. 
Yumurtalı ekmek, mis gibi demli çay, sıcacık bir el yakışırdı bu güneşli güne. Kuş sesleri huzurlu günü taçlandırırken yürek, bir türlü sakinleşemiyordu.

Kız zaten hep böyle yapardı. Her günün bir rengi, her kokunun bir hayali ve her hayalin tutunacak bir dalı vardı. Belki de yıllarca kendini böyle kandırmıştı. Değişmez gerçekliğin üzerini kendi isteyip özenle seçtiği ipek örtülerle kapatır, görmek istediğini görürdü.
Sahi bu kötü müydü? Herkesin gerçeğini reddedip kendi gerçeğini yaratmak, buna ölümüne inanmak, bundan haz almak ve bu şekilde yaşamak? Bu bildiğin oksijen maskesiydi. O olmasaydı bu kirli havayı solumak zorunda kalırdı ve kimbilir ciğerlerine dolan bu karanlıklar onu nasıl da alaşağı ederdi…

Alaşağı olmak.

Kız büyüdükçe alaşağı olmayı yeğlemeye başladı. Yeter ki görüp duyduğu, dokunabildiği gerçeklik gerçekten gerçek olsun. İpek örtüleri çoktan rafa kaldırıp nefes almak zorlaşsa da gördüklerine inanması gerekiyordu.

Burnum da kanasın. Dizlerim de çürüsün. Ellerim de nasır tutsun. Ben emek veririm. Ben zor olsa da, hayatta kalabilirim! yeter ki herşey herkes maskesiz olsun. Razıyım, diye düşünüyordu.
Öyle böyle bir alaşağı olmak değil, yeri geldi süründü.
 Böyle havalarda rafa kaldırdığı ipek örtülerden biri tenine dokunup geçince yine cezbetti.  Ama bu ayartıcı davetkar hayallerin gerçek dışı olduğunu düşündükçe acı çekmeyi tercih etti.
Bu acılardı onu kendine tanıtan. Zor olsa da büyüten...

Zamanında üşenmeden uydurmaya çalıştığı her kılıfı kullanamamak başlarda afallatsa da, yalnızlık pahasına yüzleşmesi gerekiyordu içine sıkıştırdığı zavallı ruhuyla.
Yüzleşmek zordur yıllarca içinde yanlış terbiye ettiğin minik kız çocuğuyla.

Hayat zordu ve bir an önce orayı terketmek için bir sırt çantasına ihtiyacı yoktu. Yumurtalı ekmek, demli çay ve sıcak bir el kaçmak için yeterliydi. Fakat zarzor yüzleştiği benliğine bunu tekrar yapamazdı.
Kalıp savaşacaktı.
Korkusuna rağmen.
Aradığı yumurtalı ekmek, demli çay ve sıcak el üçlüsünün yerini Baba, Oğul ve Kutsal Ruh almalıydı.

18 Ocak 2019 Cuma

Boncuktan kuş


Otuza bir kala bir doğum günü yazısı yazayım dedim geçen Cuma. 11 ocakta. Çok uzun zamandır yazı yazamamaktan muzdarip olan ben şakır şakır içimi dışımı yazmaya başlamıştım ki, bilgisayar kitlendi ve yirmidokuzuncu yaşımın ilk cilvesi beni benden aldı.

Onca yazdığım birden bire kayboldu.
Uzun bir süre robot misali kalakaldım kışın ortasında yine. Ama ne yapacaksın elden birşey gelmedi ben de tekrar yazamadım. Büyük ihtimalle bu yazıyı da bitiremeyebilirim.
Aylardır olduğu gibi ya yarısında tıkanacağım, ya da söylemek istediklerimi söyleyemediğimi düşünüp toptan sileceğim. Derken bilgisayarım yine kitlendi.
Sanki hastalığa tutulmuşum gibi açıkladığımın farkındayım, ama uzun yıllar boyunca herşeyini ve herşeyi fırsat buldukça heryere yazan kişiler benim  durumumu anlarlar. 

Kendimle konuşmaktan vazgeçmiyorum tabi. Vazgeçmediğime göre yazamıyor olmak çok saçma geliyor bazen, ama yavaş yavaş kendi içimde filtreler mi yaratıyorum da birtürlü düşüncelerimi ve hislerimi kelimelere dökemiyorum, bilmiyorum.
Gerçek sebebin ne olduğunu aylardır düşünüyorum. Bulamıyorum. İçimde anlatmak istediğim birsuru düşünceyle oturuyorum ekran karşısına. Bir iki paragraf yazdım yazdım, gerisi gelmiyor. Bazen o bile olmuyor.
Bu konuda yardımcı olacak birisi varsa buyursun. Çıldırıyorum.



Her neyse konuya dönmeye çalışacak olursam, geçtiğimiz Cuma yirmidokuz yaşına girdim. Ve o günden beri şoktayım. Yirmidokuz derken bile bi garip oluyorum. En son yirmibeş yaşına girince böyle olmuştum sanırım ama bu daha beter.
Yani ne gençsin ne de yaşlı. Arada kalmış gibi, garip bir şey. Güzel aynı zamanda. Bir tane çizgi var alnımda. Kaşlarımı yukarı kaldırdığımda belirdiği için yer etmiş orda. Kaz ayaklarım da var. Bazen şikayet ediyorum. Çoğu zaman seviyorum.

Yeni bi akım var ya şimdi, millet on yıl öncekiyle şimdiki fotoğrafını paylaşıp değişip değişmediğini gösteriyor falan filan. Onu geç hele ! Sen içinden haber ver. İçten değiştin mi, kaldın mı. kafada neler oldu neler bitti. Ruhun on yılda ne derece yıprandı. Önceliklerin mesela, değiştiler mi?
Daha iyi misin yoksa bıktın mı. Bunlardan haber ver…

 Kendime de soruyorum tabi bu soruları. Zira on yılda yüzümün ne kadar çizgi kazandığıyla pek ilgilenmiyorum. Ya da ne kadar kilo alıp ne kadarını verdiğimle. İçime dönüp bakıyorum ki son bir iki yıldır işin içinden çıkamıyorum zaten. Ruhum hayatımın bazı noktalarında doksanlarda kaldı. Bazılarında ikibinler, milenyum, derken günümüze dönünce hayatın neresinde olduğumu bulmaya çalışıyorum. 
Hayatımla, hayatın neredesindeyim? Biryerinde küçük bir nokta halinde olduğum kesin de geçen yıllar içerisinde olduğum noktadan memnun muyum… ?



Memnunum sevgili kendim.

En azından bunu öğrendiğimi söyleyebilirim; memnun olmayı yani. Hayatımın envanterini yapa yapa bi hal oldum zaten. Ya da onyedinci yaşıma ayar çeke çeke… 
Ondokuzuncu yaşıma keşke diye diye… 
Yirmidorde, o öyle değildi bak böyleydi diye göstere göstere.

Yapmıyorum artık.

Yapmayacağım arkadaş.

Oldu bi kere ne yapayım yani?

Sağlam mıyım ? sağlıklı mıyım ? ders aldım mı? işte o kadar.


Önüme bakıyorum yani artık. Artık… nihayet!
 Yirmidokuz yaşına kadar beklemem gerekiyormuş bunun için.
Ha kafayı tamamen düzeltebildim mi, tabi ki hayır. İçimin yaraları tamamen iyileşti mi, kısmen. İzi var birçoğunun ama onlara dokunmasını öğrendim. Sahiplenmesini. Aynada gördüğümde gözlerimi kaçırmamayı…

Bi kere herşeyden önce annelik buna izin vermiyor. Bence yani. Kendi yarana odaklanmana ve ha bire geçmişe dönüp onu öyle değil de böyle yapsaydık keşke demene. Kendine haksızlık yapmana izin vermiyor. Tuhaf bir, nerden geldiği belli olmayan bir güç geliyor. Daha sağlam oluyorsun bir şeylere karşı. Hayata ve insanlara. Tüm kötülüklere ve kırgınlıklara karşı daha dik durabiliyorsun misal. Asıl mesele bunları yaparken hâlâ yumuşak ve alçakgönüllü kalabilmekte galiba. Yani anayım ben ana!!!! modunda olmadım, olmam da hiçbir zaman. Ama en azından öyle diyenlerin neden o moda girdiklerini anlayabiliyorum artık. Ipin ucu çok kolay kaçabilecek durumda çünkü. Kaçmamasını öneririm zira o kadar da spesyal varlıklar değiliz yani. Tanrı lütfetti ve bir emanet verdi. Layıkıyla büyüt, eğit, vatana millete en çok da kendine hayırlı bi insan olsun yeter. Çok da şaapma yani.


Böyle işte. Hayatımı ve düşüncelerimi kaydetmeyi baya özledim. Biraz karışık oldu ve iki farklı tarihlerde devam edildi, ama bu sefer yazımı nispeten toparlayabilmenin sevincini yaşıyorum.


Kısaca çok sevgili yirmidokuzumu özetlemem gerekirse;

Çok daha çocuklaştım.

Birazcık kırıştım.

Milyaaaaarlarca tecrübe daha edindim ve bu sayede sertleşen yerlerimi yumuşatabilmeyi öğreniyorum.

Daha çok sevmek istiyorum.

Ama önemlisi bu yıl daha çok üretmek istiyorum. Daha çok varolmak.

Hadi inş.



Goncagül “29”

24 Ekim 2018 Çarşamba

Sağduyu çok derin baktı

Aslında bu yazıdan önce bambaşka şeyler karalamıştım, onu paylaşacaktım. Üstünden haftalar geçti, paylaşamadım. 

Sevdiğin birisine yardımcı olamama duygusu mu daha kötü yoksa acaba benden nasıl yardımcı olmamı bekliyor sorusu mu, karar veremiyorum. Sadece birkaç saattir içim içimi yiyor. Son zamanlarda fazlasıyla kendime dönük yaşamamdan sebep burnumun ucunu göremedim. Hep göreceğim sandım oysa ki. Hele ki bu kişi son derece değer verdiğim birisi olunca kendime çok kızdım. Çünkü sessizliğini daha yeni farkettim. Aslında emin de değilim biliyor musun? Bana mı öyle geldi acaba onu da bilmiyorum, ama genzine yumru oturdu, farkedilmeyecek gibi değildi. İşin özü kendime kızmaya devam ediyorum ve o dakikadan beri neyi nasıl yapacağımı, baklayı nasıl çıkarttıracağımı düşünür oldum. Zira bi yaştan sonra baklalar kolay çıkmıyor. Arandan su sızmayan insanlar senin yüzünden yalnızlaşabiliyor. Özeleştirime devam ettikçe içim daha da çok daralıyor... Ama yaptım. Ben bunu hakettim. Az bile...

Sonra 17 yaşıma dönüyorum. Yanımda olması için can attığım ablalarım bana kulak kabartmadılar diye çok içerlerdim. Değiştiler derdim. Hep benden bekliyorlar derdim. Çünkü isterdim ki bir el omzumda parketsin, içten bir pırıltıyla bana nasıl olduğumu sordun ve ben onun yüzdeyüz samimi olduğunu görünce kendime bile itiraf edemediğim feryatlarımı veryansın edeyim. Anlatınca rahatlayayım, ablalar öğüt versin, yerinde olsun. Ağlayacak kucak olsun. Olmamıştı. Şimdi o abla ben oldum sanırım. Hazmedemiyorum. Hayat hazmettiriyor.

Birşeyin çokça farkında olduğunu düşünsende uyuşmuş bir beyinle buluyorsun kendini. Geçtiğimiz haftalarda aldığım en caymayacağımdan emin olduğum radikal karar, kesinlikle büyük laflar etmemek ve asla ama asla kınamamak... "Nasıl olur, nasıl anlamaz, aklım almıyor..." diye başladığım bütün cümlelerin içinde yaşıyorum başrol olarak inanır mısın. Ve bu kınamaktır evet. Bu kadar da sert. Gerçek bu.

Velhasıl zararın neresinden dönersem kâr mıdır acaba?
Hâlâ o kucağında ağlanası ablayım ben, sonsuza kadar hazır ve nazırım. Seni görüyorum! desem inandırıcı olur mu? 
Geç kaldım mı...
Kalmamış olayım ne olur.


10 Eylül 2018 Pazartesi

Ahmak Islatan


Bir dostum vardı. Öyle severdim ki. Bişey dikkatimi çekti. Hala çok severmişim. Bizi birşeyler bozdu. Biraz ben, biraz o yok oldu. Azaldık. Bir dönemim vardı; tam perişanlık... o bilmez. Onu da ben bilmem. Bilmiyorum; bir dostum vardı. Var mıydı gerçekten? Hani bir sen varsındır bir kaşındaki, bi senin gördüğün bir de göründüğün. Olduğunu sandığın ama onda olduğun. Olduğunu sandığın ama onda başkalaştığın. Üstünden koskoca 10 yıl geçmiş. Oysa yüzyıllar sürecekti. Kırışacaktık. Daha ne muzurluklara imza atacaktık. Biraz makyaj yapardım ona, biraz derdini anlatırdı. Derdi derdim olurdu. Ne bileyim beşiktaşı sevdirirdi. Olmadı. Bazı hikayeler zihninde kurduğun hayallerden ve gerçek olduğunu sandığın sanrılardan öteye gidemiyor. Kaşı kaşı dur...
Şey çok acayip. Yabancılaşmak. Yürekte hissetmediğini mecburen yaşamak. Bilmiyorum. Galiba en acısı şu; hep öyle kalsın istiyorsun. Yani öylede, olduğu gibi. Sandığın gibi. Sevmek, sevilmek. Dost gibi. Hatasız kul olmaz ya, çok muhasebe yaptım. Özümü eleştirdim. Çokça eleştirildim. Sonuca varamadık çünkü kafamızdakileri söyleyemedik. Olmadı. Çünkü kırgınlık. Çünkü gurur.. Bilmiyorum. Şarkım olsun dostuma. Kulağımda çalsin. Yüreğim hissetmeye devam etsin. Kelimeler kafes. Boşver.

23 Ağustos 2018 Perşembe

Ne karanfil, ne kurbağa


Altüstüm. Konuşamıyorum. Düşünemiyorum. Dolayısıyla yazamıyorum. Yanı anlatamıyorum. Hem çok mutlu ve minnettarım. Hem çok mutsuz ve sorgulayıcı. An geliyor mutlu olmak ağır geliyor. An geliyor lütfu hatırlıyorum. Ve yine sorgulamaya başlıyorum. Garip bir döngüdeyim.  Dönüşteyim. Dönüşmekteyim. Değişmekte miyim? Sanmıyorum. Kabuğum yaş alıyor, doğru. Değişiyor. Ama içim öyle mi. İçim, ruhum, düşüncelerim ve hislerim. Bazen hala 17, bilemedin 18. Kaldı bir yerlerde, geri getiremiyorum. Olsun, bana yeni soluklar kazandırıyor. Fakat daha net görüyorum. Bu beni zorluyor. Ne yani herşeye ve herkese kör mü olmak isterdim hala? Görmemek mi?  Yani bir hayali ya da bir yalanı yaşamak mı? Asla. Acı da verse gerçek olsun, bana yeter. Yerini anlasam da birçok dostum dediğimin, sahtelik olmasın yeter. Yalnızlıktan korkmuyorum. Beni korkutan körelmek. Gerçi körelmem imkansız gibi görünüyor; tecrübelerim sağolsunlar. Bir bir bileyliyorlar. Sivrilmek istemem. Batmak, can acıtmak istemem. Mümkünse bükül ruhum. Sıkıntı yok... ak hatta. 
Sen yatağında -kimi zaman kabul etmesen de büyük bir huzurla-  hayatına devam ederken birileri yaşamına kendi elleriyle son vermek istiyor. Birileri terk ediliyor. Birileri çıldırıyor. Açlıktan sürünüyor. Başkasının yüzüne, kendi parçalanmış yüzünde alışmaya çalışıyor. Birileri fena çaresiz, umutsuz. 
"Birşeye umut bağlamak acı çekmekten korkanların işidir" dedi bi adam. Bu doğru değil. Birine umutla bağlanabiliyor olup devam edebilmek cesaret işidir. Öbürü kolay. 
Herneyse...
Yaprak döker bir yanım, bir yanım bahar bahçe.

14 Mayıs 2018 Pazartesi

Can kırıkları


Davranışların sana yapılanlarla şekil alıyorsa nasıl kendine ait bi kişiliğin olabilir ki?  


diye not etmiştim biryere. Uzun uzun düşündüm. İzlediğim, duyduğum hatta canlı şahit olduğum birçok yerde insan "öyleyse böyle" zihniyetiyle yaşıyor. İyi de, benim iyiliğim güzelliğim karşımdaki çirkinleşene kadarsa benim ne farkım var? Ben kimim o zaman? Bi ayna gibi karşımdakini yansıtıyorsam şeffaflıktan bahsetmeye hakkım var mı? "Göze göz, dişe diş" olacaksa hayat boyu, kendimi bulduğumu, tanıdığımı söyleyebilir miyim? Bence hayır... Bunlar işin en kolay ve en kişiliksiz tarafı. Mesele benim nerede ve ne olmak istediğimde. Çünkü anladım ki; karşılığını alamasan da olduğun gibi olmalı, olduğun yerde durmalısın. Kimse bilmesin. Kimse anlamasın. Varsın sen içini açsan da dokunan olmasın... olsun! Sen bil. Gökteki bilsin. Yetmez mi? Kime neyi ispat etmek istiyorsun? Yumuşa. Yumuşamaya hep devam et diyorum kendime. Salak desinler. Bu enayi desinler ya da... ne derlerse desinler önemi var mı? Değişmeyecek benim varoluşum karşımdakinin eylemleriyle... değişmesine izin vermeyeceğim. Ben böyle çok iyiyim. Cam gibi olmak istiyorum. Ayna gibi değil. Varsın kırılayım. Herkes herşeyin en iyisini en doğrusunu bilsin! Bilge olsun. Uğurlar olsun.
Önemsediğim tek şey parçalarımın hala beni yansıtması. Karşımdakini değil...  

4 Nisan 2018 Çarşamba

Bir yudum kahve


O kadar çok ses var ki kendi sesini duyamaz oluyorsun. O kadar çok ayna var ki gerçek kimliğini göremiyorsun. O kadar çok etiket var ki illa birisi sana yapışsın istiyorsun. Çünkü ait olmak istiyorsun. Sanki aidiyetin bunlarla bir ilgisi varmış gibi... Kendinden biraz daha uzaklaştığının farkında olmayarak belki de. Sonra, yüzüne sıcacık güneş vurduğunda kalakalıyorsun.  Ya da bir kitabın cümlesine takılıyorsun; düşüyorsun. Ve ya soğutmadan içebildiğin bir fincan kahvenin köpüğünde donakalıyorsun. Ben kimdim? Sahi ben kimdim...
Gerçekte ne hissediyorum. Soru işaretlerim bile terketmişler. Öylesine kanıksamışım ki. Ben kimdim... neyi severdim? Neyi sevmezdim... 

5 Mart 2018 Pazartesi

Kendime ve sevdiklerime not

Etrafında iyi insanlar biriktir. İyiymiş gibi gözüken değil. Sadece sevildiğini hissettiğinde sevebilenlerden uzak dur. Çünkü sevgi bencil değildir. Fakat bencil sevenler çoktur. Onlar aslında kendilerini severler. Karşısındakinin menfaatini düşünmezler. Öyleymiş gibi görünürler. -miş ler  ve -mış lardan olabildiğince geri dur. Mutlu olmazsın çünkü. Olamazsın. MutluyMUŞ gibi olursun. Ama olmazsın. Kendini düşün. Bencil olma. Ve hayır, kendini düşünmek bencillik değildir. Tabii ki kendine gereğinden fazla değer verme. Ama gerektiğini ver! Hakettiğini ver! Böylece kendine karşı dürüst bir yaşamın olur. Dürüst bir yaşan, acılara ve öfkelere rağmen savaşır. Savaşabilir. Zira savaşmak için gücü olur! Gücünü dürüstlüğünden ve netliğinden al! Gerisini umursama. Ama sev. Sevmekten vazgeçme. Asla. Vazgeçme. Asla vazgeçme.

Goncagül "sevgi"

13 Eylül 2017 Çarşamba

Uçurum


On sene önceki ben ile şimdiki benin arasında neden bu kadar uçurum var? Yaşadığım tecrübelerin olgunlaştırması mı? Yoksa o zamanlar kendimi fazlaca olgun zannedip, şimdilerde tepetaklak oluşum mu... Yani o kadar olgun olduğunu düşünüyor ve fikirlerine o kadar sıkı tutunuyorsun ki, sonunda (10 sene sonra) hepsinin boş olduğunu acı hayalkırıklıklarıyla öğreniyorsun. Çok eskiden birisi bana pesimist yazılar yazdığımı söylemişti. Aldırış etmemiştim, ama o gün bugündür aklımdadır. Neden öyle yansıyor? Gayet hayatın içinden duyguları ve yaşanmışlıkları yazıya döküyor olmam, birşeylerin kötü tarafından bakıyor olduğum anlamına mı geliyordu? Belki bu 10 sene içerisinde değişmeyen tek şey budur. Çünkü kendime dürüst olmaya çalışıyorum. Niye hissetmediğimi söyleyeyim? 

Neyse, diyeceğim o ki 17.yaşım, aldanmışsın. Dostluk; imkansız demiyorum. Hayatta şanslı insanlar var. Ama zor. Çok zor. Bir de bakmışsın ki o "içini dışını bilirim" dediğin insanların hiçbirşeyini bilmiyorsun. Değişmez! dediğin şeyler vardı. Çok güzel değişir. Bi kere sen değişiyorsun! 
Olgunlaşıyorsun filan demeyeceğim. Bunun sonu yok ki? Ölmez sağ kalırsam bunun bir 10 sene sonrası daha var sonuçta... bence tam olarak olan şey, yani bana olan şey fabrika ayarlarıma dönüyor olmak. Sadeliğe. Beklentisizliğe. Hiç olmadığı kadar yalnızlığa. Ama dimdik bir yalnızlığa...

Bence ergenlere fazla yükleniyoruz. Zira bitmiyor. İçimizde öğrenilmemiş heryer ergen...

Goncagül "27"

22 Ağustos 2017 Salı

Büyümek

Bugün hayatımın dönüm noktalarından birini yaşadım. Asla, asla dememek gerektiğini birkez daha yaşadım. Büyüdüğümü hissettim. Acı  görünen bir durumun aslında benim için en iyisi olduğunu anladım. Güçlendiğimi farkettim. En önemlisi, vicdanımın yumuşacık rahatlığı, kötü gibi gözüken bu durumun karşısında bir kalkan gibi dimdik durdu. Bağır-çağır olmadan, haklılığımı haykırmadan, çokta umursamadan, minik bir gülümsemeyle yolculadım içimden...
Gün boyu tekrarladım kendime. Asla, asla deme! Kimseyi görüntü üzerinden yargılama! İyi ya da kötü... Yani,   en güzelinin içinin boş olabileceği gibi, en kötü görünenin de yüreğinde gizli hazineler olabileceğini düşünerek sus. Bekle. Aceleci olma. Nefret etme tabii ki. Sevmeye devam... ama yapılanı değil!

Sen kendini biliyorsan, yanında en sevdiklerin varsa, beklentilerin azsa, boşver.

Değer vermiş olmaktan gocunmuyorum. Emeğimi keşkelerle öldürmüyorum. İyi ki diyorum. Ve hiçbir şey kaybetmiyorum...

Goncagül " öğrenmeye devam " 

15 Şubat 2017 Çarşamba

Sevgilimler günü

Özel günlere, özellikle de 'sevgililer günü'ne pek değer vermesem de, bu yıl herzamankinden farklı. Duygularımı kelimelere dökebilmek için nereden başlasam bilmiyorum...tabletten yazmayı da hiç sevmiyorum.
Bir hastane odasındayım. Oldukça uykusuzum. Sanırım en son Çağdaş İstanbul'da yaşarken sabaha kadar konuştuğumuz da bu kadar uykusuzdum. Malum, aşk bu. İnsanı seve seve uykusuz bırakır, aç bırakır, açıkta bırakır...
Şimdi bu aşka bir yenisi daha eklendi. Doğduğundan bu yana yaklaşık 50 gündür mücadele eden kızım...50 gündür bizden uzakta uyumak zorunda kaldı. Hastane evi oldu. Biz hem duygusal hem de fiziksel inanılmaz zorluklar yaşadık. Minnacık bebeğimize doymak mümkün değilken bir de hergün ondan ayrılmak zorunda kaldık.

Dün gece ilk defa bu hastane odasında kızımla bir gece geçirdim. Rüyamda bile onu gördüm. Sevgililer günü, minik sevgilimle anlamlandı bu yıl. Paha biçilmez bir lütuf. Herşeye değen... kendini unuttuğun ama yine de yenilendiğin...

Şimdi o mışıl mışıl uyurken, bugün bir an önce hep beraber eve gitmeyi hayal ediyorum!

Goncagül "mom"

1 Ocak 2017 Pazar

Esther İdil geldi


2016 genel olarak zor bir yıl oldu. Ailemizde kayıplar, en sevdiklerimizde görülüp bizi kaygılandıran hastalıklar... Ama hayat tam da olması gerektiği gibi hiç durmadan devam ediyor. Yeni tecrübeler kazandırıp ya olgunlaştırıyor ya da yine kendi seçimlerimiz doğrultusunda yüreklerimizi katılaştırıyor. Hiç farketmeden sadece kendi çıkarını düşünen bencil insanlar haline dönebiliyoruz. 

Bizim için 2016'nın son 7 ayı, aldığımız güzel bir bebek haberiyle biraz daha heyecanlı ve mutlu geçti. 

2017'ye, tv de Tarkan - Ahde vefa dinleyerek girmeyi planlıyordum, fakat annesi gibi "kambersiz düğün olmaz" deyip eğlenceye katılmak istemiş olacak ki, 31 Aralık sabahı kabus gibi başladı. 7 aylık çocuğumuz hiç beklenmedik şekilde doğuma hazırdı, ya da kaybediyorduk. Hayatımda hiç bu kadar korktuğumu hatırlamıyorum. Hani filmlerde gözlerini ovuşturup acaba kabus mu görüyorum? olayı var ya, bizzat yaşadım. Aklımı kaybediyorum zannettim. Bir yandan sevdiğim insanın metanetinden beslenmeye, huzur bulmaya çalışıyorum. Belli etmeyeyim, o da iyice kahrolmasın diye çabalıyorum vesaire derken... ambulans ile başka bir hastaneye sevkedilerek bir ilke daha imza atıp, istemeye istemeye ama bir o kadar da kararlı bir şekilde şu sözler geçti içimden: "Sen verdin, sen alabilirsin. İraden olsun, ama beni hazırla..." Şu an bu cümleyi yazmak bile ne kadar acı verdi anlatamam. Ama tüm vücudum korkudan titrerken bunları istemeden de olsa söyleme kararı almak beni bir anda o şok etkisinden kurtarıp sakinleştirdi. Bana giderken sakinleştirici filan da verilmedi. Ama sakinleşmiştim işte. Zangır zangır titreyen bedenim uyuşmuştu. Hazırdım herşeye. Teslimdim yine beni hiçbir zaman utandırmayanın kudretli ellerine. 

Doğumumu yapmayı planladığımız ilk hastaneden, sevkedildiğim Üniversite hastanesine kadar karşımıza çıkan her insan, gerçekten de insandı! Bunun nasıl bir lütuf olduğunu anlatamam, kelime bulamıyorum.
Gelen suyuma rağmen ilk önce doğumu durdurmaya çalıştılarsa da kızım babasına özenmiş, benim 9 ay 10 günlük doğmama aldırış etmemiş, babam da babam demişti çoktan...(inanması güç ama Çağdaş da 7,5 aylık doğmuş).

 Kızımız Esther İdil dün 18:42 de doğarak partiye yetişti. Kendi başına nefes alabildi. Kendi doktorumun ve bir uzman doktorun söylediğinin aksine, olması gerektiği gibi 3 göbek bağı alteri ile doğdu. Ben de aralıklı olarak yaklaşık 4 saat doğum sancısı çektikten sonra zaten yapmayı planladığım epiduralle güle oynaya (ama cidden güle oynaya) kızımın normal doğumla dünyaya gelmesine vesile oldum 😎
 Doğum sancısının tarifsiz ağrısı ve epiduralin kıymeti ile ilgili daha sonra ayrıntılı olarak yazarım. 

Doğum biter bitmez şu sözler gaytiihtiyari geçti içimden: Herşey hayalimin ötesinde, rüya gibi!

Sonra birden aklım başıma geldi. Daha 16 saat önce "Kabus mu bu?" diyen kadından mı çıktı şimdi bu cümle? 

" İnsan yüreğinde çok şey tasarlar, Ama gerçekleşen, RAB'bin amacıdır."
S.ÖZDEYİŞLERİ 19:21 



Öncelikle Çağdaş'ıma yüzmilyonlarcağğğ kez teşekkür ediyorum. Bir kez daha aşık oldum, bir kez daha "iyi ki!" dedim! Sen gerçekten bana verilmiş en güzel armağansın! Bir bakışımdan herşeyi anlayan, kendi duygularından önce beni düşünen, güçlü savaşçım. Perişan yakışıklım.


Sonra beni göremediği halde hastanede bekleyen güzel ailem! İstanbul'dan bize destek olan canımız annemiz! Size ne söylesem az... varlığınızı bana öyle güzel hissettirdiniz, öyle büyük güç oldunuz ki anlatamam! 


Canım anam... şu kapıdan içeri girse, bi sarılsam yeter dediğim. İçeri almadılar ama telepatin bana ulaştı.




Ve dostlarımız...Özellikle Dana & Andy... siz bizim için lütufsunuz. 




Hepinizi çok seviyorum!




Niye bu kadar uzattım; duygularımızı değiştirmek, aklımızdan geçen düşünceyi seçmekten başlıyor bence. Bunu birkez daha kanlı canlı deneyimledim. Yani insansın, korkuyorsun, hissediyorsun ve aksini istemiyorsun! Herşey iyi olsun istiyorsun! Ama böyle istemene rağmen teslim olduğunda utandırılmıyorsun. 


En büyük teşekkürüm, minnetim Tanrı'ya... Onunda kelimelerle ifadesi mümkün değil.

Goncagül "Ana"

23 Ekim 2016 Pazar

Nerelerdeyim ve Kiremit Kırmızısı Duvarım

Bu satırları eski odamdan yazıyorum. Eski odamın havası bi başka... 
Tabii farklılıklar var. Mesela masamın yerini değiştirdiler. Artık aynı duvara bakmıyorum. Kiremit kırmızısı duvarım da arkamda değil, yanımda. Yatağımın karşısında bir ütü masası var. Yatağımın üzerinde annemin kıyafetleri; hafiften bir giyinme ve çamaşır odası görevini görüyor, her yanında izlerim olan oda... Buraya evlendiğimden beri ne zaman girsem içim burkuluyor. Olduğu gibi kalsın isterdim nedense. Mümkün değil ki. Herşey gibi bu da bıraktığım gibi kalamazdı. Bir adet yeni yerleştirilmiş koşu bandı ve masamın üzeri babamın iş evraklarıyla kaplı. Bu bilgisayar hep yabancıydı gerçi ama bu defa daha yabancı. Klavye tuşları parmak uçlarıma oldukca eğreti. Değmesiyle çekilmesi bir oluyor. Bu kadar değişikliğin içinde benim de yüzdeyüz aynı kalmamın imkani yok. Kalmayayım da zaten. Kalamam da zaten... Bu odadan çıkarken, yani bekar olarak çıktığım o son gün bunu biliyordum. Negatif değil bu. Tam tersi.  İnsan büyüyor, olgunlaşıyor, öğrenmeye devam ediyor... Ve en önemlisi de hayalini kurduğu bütün kurguları sevdiğinin elinden tutarak yaşıyor. 

Yine de değişmeyen şeyler var. Yazı yazarken dinlediğim müzikler gibi. Mesela şu an yine yeniden Karikatür Komedya'nın enstrümental hali çınlıyor duvarlarımda. Tavanıma yapıştırdığım yıldızlar duruyor. Kapımın ardındaki "Gülümsemeyi unutma" sticker'i duruyor. Hatta 2008'de Viyana'da kazandığım madalyon bile kapı askısının üzerinde. Sanırım annem ayıcıklarıma da kıyamamış olacak ki onlar da oldukları yerde duruyorlar...

Neyse işte.
Peki ben bunca zamandır neredeyim ne yapıyorum diye sordum kendime. Neden  yazmayı bıraktım? Buraya yazmak biyerde dursun, minicik notlar bile alamıyorum artık. Yazmıyorum değil, yazamıyorum. İstemsiz. Her başladığımda tıkandım. Söylemek istediğim her kelimenin sonu bomboş kaldı. Anlamsız geldi. Devamı gelmedi, gelemedi. 

Ve sonra elle tutulur harika bir sebebim oldu. 
Çokca mide bulantısı...
İştahsızlık...
Halsizlik...
Kokuya karşı duyarlılık...
Biraz daha fazla aşk... : )

Bugün bu satırları iki kişi olarak yazıyorum. 
Bedenimde atan başka bir kalple beraber.
Hem de bu odada; Kiremit kırmızısı duvarım, asılı hayallerim, çocukluğum, gözyaşım, delicesine mutluluğumla beraber. 27'ye iki ay kala, bir ekstra canla.

Hani bazı duyguların tarifi yoktur...
Bu da öyle. 

Zor geçen ama her gününe değen kocaman beş ay. 


Sonra, duymamaya görmemeye özen göstermeye çalıştım canımı sıkacak herşeyi. Haberleri izlemeyeyim mesela dedim. Karar aldım. Fakat bu kendime yapabileceğim en büyük ikiyüzlülüklerden biri olacağına inandığım için, ve biraz da imkansız oldugu için antenlerimi tekrar açtım. 

Uzun lafın kısası, hayat bu. Kayıtsız kalamıyorsun patlayan bombalara, tecavüz edilip katledilen küçücük bedenlere...

İşte öyle biryerdeyim.

 yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe...

Goncagül "Aşk'ın Meyvesi"


1 Temmuz 2016 Cuma

Kum Gibi

Aslında herzaman, yani ben kendimi bildim bileli biryerlerde bombalar patlıyor ve masum insanlar ölüyordu. Bebekler ölüyordu. Kendimi bildim bileli kanlı bebek cesetleri görmüşlüğüm var. Ağıt yakan analar görmüşlüğüm de var. Oğlunun cansız bedenini kucaklayan acılı babaları da gördüm. Yerle bir olmuş şehirlerin üzerini ölüm sisi kaplamış, insanlar hangi bombaya ya da kurşuna yenileceklerini düşünüyorlardı kesin. Üzülüyordum. Fakat ne acıdır ki, isyanlarımın yerini alışmış bir ruh hali almıştı. Oralarda zaten savaşlar hep vardı ve çocuklar ölmek için doğarlardı...utanıyorum yazarken. Ama kandırmıyorum artık kendimi. Şimdi o bombalarla yaşayan, her an heryerde teröre kurban gidebilirim düşüncesiyle yaşayan bizleriz. Biz, kendini herdaim güvende ve 'farklı' zannedenler. Şimdi heryer, herkes aynı. Farklı değiliz. Hiç olmadık. Birileri yönetir, biz de uyum sağlarız. En acısı kanıksamak diyorum, kanıksıyoruz. Her ölen masum insanın ardından içim kan ağlıyor. Ama her sabah güneşle beraber doğmaktan vazgeçmiyor insan. İstesen de istemesen de hayat devam ediyor. Bu yüzden inancıma sımsıkı sarılıp, her yeni güne umutla bakmaya devam...basit, sade, koşturmadan. Birbirimizle yarışmadan.

Goncagül "Kum"

29 Haziran 2016 Çarşamba

Buz

Eskiden kendim için yaptığım en iyi şeylerden birtanesi bol bol yazmaktı. Aklımdan ve yüreğimden geçen her ne varsa... Çok üzerinde durmadan. Ama son zamanlarda, yazmak için her oturuşumda ekran başına, donup kalıyorum. Yazmadan önce zihnimden geçen bütün cümleler yok oluyor sanki. Anlatmak istediğim herşey sis bulutu olup bir anda sönüyor. Uzun uzun asalak gibi kalıyorum öylece... Miden bulanır ama birtürlü öğürüp kusamazsın ya hani, onun gibi... Vaz mı geçiyorum, iyice kendime mi dönüyorum, artık anlamsız olduğunu mu düşünüyorum, kelimelere mi küsüyorum, ifademde mi sıkıntı olmaya başladı, hiçbir fikrim yok. Kaç yazıya başladım, kaçını bitiremeden sakladım... 

Ve yine dondum.
Üstelik kahve de var.
Kafamın içindekiler bağırıyor. Ama çıkmıyor. 

Sanırım artık yazmak çok anlamsız.
Yazacak onca şey varken...

22 Mayıs 2016 Pazar

Yanıma Aldım Kendimi Ve Yürüdüm İnce Çizgisinde Yolumun

Yazımı yazmaya başlamadan kafamın içinde çalan şarkı buydu. 
Çünkü tam manasıyla duygularımın ve son günlerde yaşadıklarımın özeti bu cümle sanırım. Şu anda da farklı hissetmiyorum. My silver lining çalıyor ve tuhaf ama türk kahvesi içiyorum.  Diyeceksin ki bunun neresi tuhaf? Tuhaf işte çünkü ben çay ya da bilemedin filtre kahveden başka birşey içmezdim. Türk kahvesini yayam (Ananem) isteyecek de ben yapacağım da canım çekecek de eşlik edeceğim... İlişkimiz bu kadar-dı. Fakat son bir aydır bağımlısı oldum diyebilirim. 

Hayatımdaki değişiklikler bu kadarıyla kalsa iyi. Ergenliğimin kaç yaşımda başlayıp kaç yaşımda bittiği ile ilgili emin değilim ama, 26 yaşım aynı ergenliğimdeki gibi beni başka birşeye dönüştürmeye başladı. Sevmediklerimi seviyor, asla yapmam dediklerimi yapıyor, kim ben mi? hayatta olmaz! dediklerimi olduruyorum. En büyük marjinalliyim herşey tek renk iken turuncu oje sürmek ile sağ bileğime dövme yaptırmak olmuştu. Bunun yanısıra sanırım 14 yaşındayken converse'lerimin ön tarafına kalemle Fenerbahçe yazmak. Bunun adı marjinallikse şayet...
Ha ben kaşımı deldirmek istemedim mi? istedim ama babamın diğer kaşını da ben delerim tehditleri karşısında fazla direnemeyince o isteğim bir hayalden öteye gidemedi. Hal böyleyken, bu değişik isteklerimi rafa kaldırdım zannediyordum ki, yeni bir fikirle şartellerim atana kadar. Son derece "asla yaptırmam" diyebileceğim birşeyi, ensemdeki bir tutam saçı griye boyattım. Hayır başım göğe ermedi. Hoş, griden çok platin oldu o ayrı mesele. 

Bitmedi. 
Asla dinlemeyeceğim tarzda ki bir şarkıyı günlerdir - temizlik yaparken, yolculuk ederken, sabah uyanınca, ... - hiç durmadan dinliyorum. Şarkı o kadar benimle alakasız ki ismini vermeye utanıyorum. Ne yani utanılacak ne var sevdiysen sevdin işte NEYE GÖRE KİME GÖRE?! diye bağıran alter egoma ayar çekiyor, içsel haykırışlarımı dengelemeye çalışıyorum. Yalnız, alter egomdan bahsetmeyeli herhalde 10 sene olmuştur. Dedim ya, ergenlik gibi birşey yaşıyorum? 

Bitmedi...
Derin bir yalnızlığın tadını çıkartıyorum.
Önceki yazılarımdan birinde bahsettiğim gibi... Yaşadığım en gerçek duygulardan biri. Ailem, en sevdiğim, onlardan bahsetmiyorum. Bu başka birşey. Eskiden de yaşadığımı zannettiğim ama içten içe kendimi yiyip bitirdiğim. Hep ama hep anlaşılmaya çalıştığım ama hiç anlamak istemediğim günlerdeki gibi değil. Bu daha derin ve daha gerçek. 16 yaş yalnızlığı ile 26 yaş yalnızlığını kapıştırırım : ) 26 yaş galip gelir, öyle diğim ben sağa.

Yani nasıl desem... Olgunlukla çocukluğun harmanlaşmış haliyim. Hem çok, hatta aşırı çocuğum. Yaramazım. Çılgınca fikirlerim var, ki hiç bitmediler. Hem de fazlasıyla olgun. Fazlasıyla ak sakallı dede ve bir o kadar "geçer çocuğum bu da geçer" li bir teyzeyim. 

Adını koyamıyorum. Ama sevdim. Dokuzuncu ayımda gibiyim. Doğdum doğacağım. Kafam çıktı çıkacak. Oksijeni içime çektim çekeceğim. Gözlerim açıldı açılacak... Seveceğim burayı, şimdiden anladım : )


Goncagül "Büyük Bebek"