Adımlarıma Işık

28 Aralık 2014 Pazar

Herzaman ileri bak

Yılın ilk karı dün düştü. Hava bildiğin buz. Görüntü güzel. Bembeyaz. Yine tüm havakirliliğine inat pamuk gibi. Göz kırpıyor herkese;henüz çamur olmadan...
Kış güneşi desen her yıl ki kadar sahtekar. Işıl ışıl parlıyor ama kulakları da elleri de bıçak gibi kesiyor vesselam. Ama o ne yapsın ki?herkes gibi o da vaktin de güzel. Herşey gibi...
Mevsimlerin hiç bu kadar hızlı geçtiğini hatırlamıyorum. Zaman gerçekten yirmisinden sonra daha bi' hızlı akıyor. Eski en yakın arkadaşım söylemişti yıllar önce....haklıymış. Evimin bana ait köşesinde oturuyorum. Evet fiyakalı gibi oldu ama sahiden kedi gibi en çok kıvrıldığım yerdeyim. Biraz eskilere daldım. Eski yazılar okudum. Eski şarkılar dinledim. Eski olaylar geçti aklımdan. Eski Goncagülü düşündüm. Hayallerini, tüm yapmak istediklerini ve şimdiye dek yaptıklarını. Hayallerinin hayal ettiğinden de güzel gerçekleştiğini.
Güldüm çokca... Bu benmiymişim dedim.. Takıldığım yerler oldu. Yüzümğn kızardığı anlar oldu. Sonra "boşver..." çekip, "herkes çocuk oldu" diyerek kendimi ikna ettim. Neye ikna olmam gerektiğini tam olarak bilmeden. Tüm bunların arkasında şimdi oluştuğum şeye baktım. Çizdiğim resmi inceledim. Teslim olduğumdan beri hayatımın  nasıl renk değiştirdiğini düşündüm... Dedim ya, revizyondayım bu ara. Ve inan, bazen insanın buna ihtiyacı oluyor. Dönüp kuşbakışı bakmaya... yürüdüğün yollara. Katettiğin dağlara. Düştüğün yerlere. Kalktığın yerlere. Nerede nasıl davrandığına...sonuçlarına!
İnsan öyle eğitiyor kendini. Belki tek bir hatayı defalarca tekrarlayacak kadar aptallaşıyorsun ama günün birinde onu da yeniyorsun.
Tüm bunların ardından sadece tek bir şeyin önemli olduğunu düşündüm.
Hiçbirzaman geride kalma. Baktığın yerde durma. Geri dönme. Takılma... ne olursa olsun hep ileri bakmalı insan. Bugün varsan bugünü yaşa ve daima ileri bak. Bunun haricinde herşey seni bir bataklık gibi kendine çeker. Geriye senden başka herşey kalır.

Goncagül "ilerimarş"

Zaman

Yüzde kırışık oluyor...
Erken uykusu geliyor...
Sesi çatlıyor...
Elleri buruşuyor...
Hepsini gördüğün ve farkında olduğun halde görmemezlikten geliyorsun.
Ben yıllardır böyle yapıyorum.
Yılları saymıyorum. Yaşlarını bilmiyorum. Lâkin hayat ele veriyor. Sen istesen de istemesen de görünen köy kılavuz istemiyor.
Saat sabah 04:12. Çağdaş mecburi bilgisayarının başında çalışıyor. Beni uyku tutmuyor. Aslında başımı yastığa koysam uyur giderim biliyorum ama anlamsız bir direniş sözkonusu. Habire yazasım var ki bu ikinci yazım. Muhtemelen bunu bugün paylaşmayacağım.
İnsan yaşını aldıkca, zaman daha da çok meşgul ediyor aklını. Ya daben böyleyim bilmiyorum. Hani, Kolera diyor ya "büyümek istemiyorum annem babam yaşlanır", o hesap benimkisi. Yukarıda saydıklarımı farkettikce içim burkuluyor. Birzamanlar aşağıdan baktığım insanlara üstten bakıyorum : )
En acısı ne biliyor musun? Sanki onlar hiç genç olmamış, hiçbir şey yaşamamış, senin hissettiklerini hissetmemiş ve senin geçtiğin yollardan geçmemiş gibi algılaman... ve bazen acı ama, hor görmen... kendinden başkasını düşünmemen.
Hiç ölmeyecekmiş gibi birsürü kalp kırıyoruz. Gururumuz öyle bir tavan yapıyor ki öften püften olaylara kızıyoruz. Hiç yaşlanmayacakmışız gibi yaşını başını almış insanlara karşı sabırsızlaşıyoruz. Ne kadar üzücü... Ne kadar üzücü herşeye bu denli tahammülsüzleşiyor olmak!

Bazen kendimden utanıyorum.
İtiraf ediyorum...
Hayat peşimden kovalıyormuş gibi davranıyorum ve kendi sabrımı kendim tüketiyorum. Sonra yorulup sakinleşince, durup nefes aldıkca yanlışlarımı farkediyorum. Keşkelerim giriyor devreye. Keşke bu kadar tüketmesem kendimi. Keşke bu kadar çok konuşmasam. Biraz sussam. Sadece dinlesem. Hiçkimse kovalamıyor, biraz yavaşlasam...
Gereksiz yere omuzlarıma bindirdiğim tüm şu yüklerden kurtulsam. Onların yerine hafiflesem ve dedim ya, biraz dursam.

Bu yüzden yayamın (annanemin) ellerini çok severim. Çocukken bana elma soyan eller. Sıcak, pamuk eller... güven veren, huzur veren eller. Koşulsuz sevgi ve sabırlı eller. Samimi ve içten eller. Hayatın zorluklarına göğüs germiş eller. Koca dağları aşmış eller. Yüzü okşamış, saçlarımı teselli etmiş olan eller...
Bana herzaman hayatın kısa olduğunu ve önemli olanın sabırlı olmak gerektiğini, zira hetşeyin mutlaka bir zamanı olduğunu ve kötü şeylerin elbette ki geçeceğini öğreten eller.

O elleri çok seviyorum.
Hayatımda bana böyle değerleri katıp maneviyatımı geliştirmiş olan tüm büyüklerimi çok seviyorum.

Rabbim onları uzun ve sağlıklı  bir ömür ile ödüllendirsin dilerim.

Goncagül "sulugöz"


25 Aralık 2014 Perşembe

Devrik Şükran Ve Acı Gerçekler

Dünyanın en güzelidir aile...
Ne yaşarsan yaşa eğer arkanda seni kucaklayan bir ailen olduğunu biliyorsan mutlusun! Bu yüzden defalarca şükrettim bu gece. Kolumu attığımda yanıbaşımda bulduğum sevgilim için...

İnsanları çoğu zaman oldukları gibi kabul etmek zordur.

Bugün, bir anne evladını ya da çocuklar babalarını bile hor görürken, komşunun komşusuna kötü davranmasına şaşırmıyoruz.
Maalesef artık üçüncü sayfalarda okuduğumuz akıl almaz kötü haberleri bile benimser hale geldik. Herşey normalleşti. Kötülükler, ahlaksızlıklar ve daha sayabileceğim binbir türlü pislik sıradanlaştı. Hiçbir şey bizi şaşırtmıyor.
Yine de bütün bunların içerisinde öyle şeyler oluyor ki, yeniden kaybettiğini zannettiğin umudu geri bulup sarılıyorsun. Son günlerde o kadar çok yaşıyorum ki bunu... Herşey karanlığa gömülmüş gibi görünürken küçük bir mum ışığı titremeye başlıyor. Fakat yinede insanlar umutsuzluğu seçiyor. Şükredecek birsürü sebep varken mutsuzluk daha kolay geliyor. Geçenlerde bir Afrika ülkesinin belgeselini izlerken de bunu düşündüm. Adamlar neredeyse açlıktan ölecekler ama herkes mutlu! Sokaklarda dans ediyorlar. Aileleriyle vakit geçiriyorlar ve yaşadıkları eve bakmadan, sadece nefes alabiliyor olmanın sevincini yaşıyorlar. Teknoloji sıfır. Hergün neredeyse aynı gıdalarla besleniyorlar ama samimi söylüyorum, bizden daha mutlular! Herşeye istediğimiz an sahip olabilen bizler, buzdolabında çok şükür ki yiyeceği eksik olmayan, gardırobunda çeşit çeşit kıyafeti olan en önemlisi başının üstünde sığınabileceği bir çatısı olan bizler! Hâlâ utanmadan isyankar takılanlar... İşte bu kolay geliyor.

Şükredecek o kadar çok sebep var ki...

Karanlık herzaman daha kolaydır. Bizi görmezler. İstediğimiz gibi takılır ve ne hikmetse bu umutsuz haller garip bir zevk verir insana...ama o kadar yabancı ve samimiyetsiz ki bu aslında...

Goncagül "şükür"

17 Ekim 2014 Cuma

Mehmet Pişkin'in ardından

Video'yu izlediğimden beri kendime gelemiyorum.
Yazıp yazmamak konusunda gittim geldim ama en sonunda kendimi yazarken buldum.. 
Ben ergenliğinde, hatta zaman zaman 'yetişkinliği'nde bile karamsar yazılar yazmış biriydim... olumsuzlukları özenle seçip herşeye son vermek için cevaplar üretmeye çalışırdım.
 İnsan ilişkilerini anlayamamaktan ve bu durumun beni oldukca sıktığından dem vurmuştum, kafa yormuştum.
 En canlı olması gereken yıllarımı hep hayatın anlamını kavramak, daha çok anlamlaştırmak ve en az bir şeyin ucundan tutup hayata karşı ilham yaratmaya çalışarak geçirmiştim... Sözde farkında olduklarımı yazarsam yeniden doğarım gibi hissederdim...

Bu video tokat gibi geldi.

Yukarda yazdıklarımın, tamamen çocukca olduğunu anlamam bir kaç yılımı almıştı ama sonunda hayatın, sadece bir çift insan gözünden kirlendiğini anladım. 
Yani yaşam senden ibaret.
Senin resmettiklerinden...nasıl baktığınla ilgili bir durum. Nasıl eyleme geçtiğinle...
Neresini gördüğünle ilgli. Neresinden tutmak istediğinle...
Gerçeği görmek isteyişinle ve gerçek bildiğin sahteliğin içinden uyanmak isteyişinle.
Tatsız bir gurur, gereksiz bir isyandı diye adlandırdığım çoğu karamsarlıklarımı düşündükce şu an, gülüyorum...

Evet tokat gibi geldi Mehmet'in ölümü çünkü söyledi ve yaptı. Belki günlerce düşünerek... Bu yazıyı yazmaya dün gece video'yu izledikten sonra başladım fakat bugün hâlâ devam ediyorum... Bitiremiyorum. Yani öyle tuhaf ki, sanki söylemek istediklerimi zihnimde birleştirebiliyorum ama burada ifade edemiyorum gibi. Sonra, ifade etsen ne olur etmesen ne olur diye kendime kızıyorum. Yazsam ne olur, söylesem ne olur... Yazmak isteyen tarafım ağır basıyor. Hayatıma dokunan her şeyi ve herkesi tarihe geçmek istediğimden sanırım... Neyse önemsiz bu.

"Hiçbir dini inancım yok, Allah'a da inanmıyorum" dedikten birkaç cümle sonra ölümden sonra biryere gideceğini 'sanmadığını' söyleyecek kadar kararsız Mehmet . Aslında emin değil...
Hiç korkmadığına inanmıyorum ama, onu tutsak eden her bir düşünce korkusundan daha üstündü bu kesin. İntihar düşüncesine yenik düşecek kadar zayıftı... güçlü görünüyordu oysa...

En çok kızdığım ve ah keşke dediğim nokta ise, doktoru ve dolaylı yoldan da olsa birkaç arkadaşı ile konuştuğunu söylemesi. Bu kadar net araştıran ve bu konudan bahseden bir adamı neden kimse dikkate almadı? Kimse mi anlamadı...

Bu veda mesajı, nefes alıp verirken zihnimize saldırmasına izin verdiğimiz bütün kötü düşüncelere ders olsun istiyorum.
Lafta basitleştirdiğimiz her gerçek, ölüm gibi, bizi nasıl esareti altına alabileceğini görsünler istiyorum. Yaşarken içinde bulunduğumuz her çaresizliğin sonunda mutlak bir ışık olduğuna dair ipucu olsun istiyorum. 
Zira bence, ölüm, kesinlikle son değil...

Yakınlarımızın acılarına kulak tıkamayalım. Onları duyalım. Gittikce bencilleşen dünyada maneviyatını güçlendirmeye çalışırken yorgun düşen dostlarımız olabilir. Kalabalığın içinde yalnız olabilirler.
Mehmeti ve seyiren yüzünü, yorgun bakışlarını ve kurtuluş için sessiz çığlığını asla unutmayacağım. Gülüşlerinin altında gizlediği savunmasızlığını da...

Vakit varken tomurcukları topla, zaman hala uçup gidiyor ve bugün gülümseyen bu çiçek yarın ölüyor olabilir.

Goncagül "Sarsıntı"


25 Eylül 2014 Perşembe

İnsanlar aç


Biraz önce yine günün sonuna gelmiş, pijamalarımı giyinmiş koltuğuma bir güzel gömülmüş sosyal medyada gezinirken "insanlar aç..." diye iç geçirdim. Ve bir okadar muhtaç...
Gördüğüm her fotoğrafta ve okuduğum her yazıda bunu rahatlıkla görebiliyorum.
Mecburen değişiyorsun. Stilin değişiyor, saçın-başın değişiyor.' O şey 'ilgi alanın olmadığı halde ilgi alanın oluveriyor. 
Hep birisi için kendinden başka herkes oluyorsun. Peki ya niçin?
İnsanlık sevgiye aç. İlgiye aç. Birazcık şefkat ve iltifat için benliğinden başka heryerdesin... Oysa bir uyanıyorsun pir uyanıyorsun. Bundan sonra da kendine olan kızgınlığını hep hayattan çıkarıyorsun.
İnsanlar öylesine muhtaç ki sevilmeye...sevdikleri kadar sevilmeye...ya da sevdiklerini sandıkları kadar sevilmeye... her bir darbede güçlendiklerini zannetseler de yeniden başkalaşıp katılaşıyorlar.
Biraz sevgi için bin takla ispat çabaları.
Ama ben tüm bunların kişinin kendi benliğindeki yolculuğundan ödün verdiğini ve geriye sadece kızgınlıkların biriktiğini düşünüyorum.
Sen, kendin olamadıkça çabalayacaksın ve çabaladıkça istediğin olmayacak gibi.
Bu savaş kendini yalnızlaştırmandan başka ne işe yarar? Sen istediğin gibi olamayacaksan, seni 'öyle' ya da ' böyle' sevmeleri neyi değiştirir?
Mutluluk mu?
 Bence mutluluk birilerinin seni taktir etmesi için istemediğin şekillerde onay beklemekten çok, tek başına dilediğince nefes alıp verebilmektir.

Yani bunun sonu yok. Aynada gördüğünü tanımıyorsan ve insanlar içinde hâla yalnız hissediyorsan bir yerde hata yapıyorsun.

Kendin ol...bırak seni sevecek olan öyle sevsin!

Goncagül "Sevgi"

6 Ağustos 2014 Çarşamba

"Daha çirkini Ermeni dediler"

Sabah ne güzel uyanmışım...aklım yerinde, sağlıklıyım. Böyle şükür edilesi binlerce sebep varken gazetede okuduğum bir haber yine allak bullak etmeye yetti. "Yuh artık!" dedirten, hatta artık cümlelerin kifayetsiz kaldığı o bahtsız noktadayım. Çok şeyler söylemek istemekle beraber sadece "of puf" gibi sesler çıkarabildiğim için kendimle savaşıyorum adeta. Daha dün, maalesef sosyal medya listelerimde olan bir arkadaşın Akp'ye olan sevgisini okurken, bunu sadece Gazze'ye merhamet olarak algılayıp insanlığı sınırlandırdığını öğrenip kendi kendime sinir oluyordum ki, bugün sinir tellerime bir yenisi daha eklendi. Hayır en çok vatandaşa öfkeliyim ben. Nerede kaldı insanlik, sevgi ve kardeşlik duygularınız? A pardon... Bu sadece müslümandan müslümana geçen bir akım değil mi? Anlayış tam olarak bu yönde. Neyse, yine yazıp yazıp siliyorum sadede geleyim. 
Erdoğan ile ilgili söyleyebileceğim tek iyi şey var o da şu; adam o kadar içi dışı bir ki, ne kadar'çirkinlik' varsa zihninde hepsini saklayamadan söyleyiveriyor. Ne güzel değil mi? Oy isterken hepimiz kardeşiz onun dışında çirkiniz sevgili soydaşlarım... Ve ne yazıktır ki hâlâ oylar bu, kibir dolu, ayırımcılıkla insanları birbirine düşürmeye çalışan adama gidiyor... Zarzor kurulan bağları koparıyor... Yazık...
Ermeniliği aşağılıklık olarak gören bir adamin kendine de saygısı yoktur. İnsanlığı, bir milleti böylesine çirkinlik sayan her insan, kendini Yaratıcıdan üstün sayar.

Goncagül "çirkin"

27 Temmuz 2014 Pazar

Alicengiz

Yüzüne güleni arkandan söveni çoktan geçtik. Şimdi bir de sosyal medyada dobra takılan ama binbir alicengiz oyunlarıyla kendini allayıp pullayan insanlarla içiçeyiz. Bırak gerçek hayatta savaştığımız -birtürlü çözemediğimiz -'rengarenk' kişilikleri, üzerine afiyet internet ortamında da o ne dedi bu ne yaptı merakının yavaş yavaş felçleştirdiği günlerdeyiz. Fazlaca selfiecilerin bilimsel olarak bencillikleri, çok eleştirenlerin üst seviye egosu, tükenmişlik yaşayanların bitmek tükenmek bilmeyen özlü sözleri ve daha nicesi...
Sabah uyan, gir bak en basitinden iki dakika facebook'a ve ne demek istediğimi anlarsın zaten. Eskiden canlı kanlı koşturduğumuz monotonluk maratonumuza bir de siberalemi ekliyor, adeta oturduğumuz yerde hiç durmuyor gereksiz duygularımıza kas yapıyoruz. Öyle fena bir hal almış  durumda ki, mazallah akrabalar birbirine düşüyor, herkes kendi arkasından konuşulduğunu düşünüyor, biri bile geri kalmamak için kendi etrafında dört dönüyor.

E bi dur... soluklan, nefes al! sahi nefes alıp verdiğinin farkında mısın? Dışarıda hayat var. Beş dakikalığına kaldır başını kendine dünya bellediğin ekranından. Ben yeni jenerasyonumuz için acayip tedirgin oluyorum. Zira öncelikle gençlerimiz ve hatta annelerimiz, elleri öpülesi babaannelerimiz bile bu çarkın gidişatına kendini salıvermiş yuvarlanıp gidiyor. Yeni doğan bebecik ne yapmasın...
Velhasıl herkesin şair, demokrat, psikolog, filozof ve dahi olduğu bir çağda, insanın elini ayağını çekip sadece oturup izleyesi geliyor. 
Düşünmeden edemeyen bendeniz gelecek kuşaklar için senaryolar yazıyor, Açlık Oyunları'na bir yenisini ekliyorum. Aklımdan geçen fikirleri yazsam bir yanımda Dostoyevski diğer yanımda Spielberg ağlar, gişe rekorlarına koşarım. Lakin yine diyorum, bu benim değil kesinlikle siz yukarıda bahsettiğim sevgili sibercanların başarısıdır. Ben oturup izliyorum sonra aklıma bunlar geliyor. İşin özü korkuyorum okurcan. Hani şu kıymet dediğimiz kelimenin tedavülden sonsuza dek kalkmasından. Efendim değer vermenin ne olduğunu hiç duymamış bilmeyecek olan yeni insanların doğmasından. Sonra gerçek karakterlerin özenle 'Comic Sans Serif' ile gizlenmesinden. Bilmem ki, anlatabiliyor muyum? Ha anlatsam ne olur...

Demem o ki, bu bildiğin ızdırap. 
Maskeli balolara yenileri ekleniyor ve herkes özünü unutuyor. Gün gelecek var olan bedenlerde hiç olmayan fikirler türeyecek...

Goncagül "İsyean"