Adımlarıma Işık

19 Aralık 2011 Pazartesi

Aşkım Istanbul

Bir kavuşma olacak ki sorma gitsin...

Aralık ayının başından bu yana biriktirdiğim yazılarımı bertaraf eden bu heyecanımı ve sevincimi kelimelere dökmem imkânsız. Bunca yıldır sabırla, bazen yanlışlarla beklenen 'o gün' geldi çattı. Cok yakında, yeniden doğacağım. Yirmi dokuz aralıktan önce ve sonra diye bahsedeceğim hayatımdan. Hiçkimsenin anlamadığı ve anlayamayacağı bu durumu anlayan ve paylaşan tek insanla adamakıllı yaşayacağım. Sonuna kadar, dibine kadar, doya doya! Birdaha hiç bırakmamak üzere tutacağım elinden umudumun. Ne bir başka göz değecek gözbebeklerime, ne de başka bir el dolaşacak saçlarımda. Cünkü başka hiç bir yürek yakışmaz benim bağrıma. Bu hiçkimsenin anlatsamda anlamayacağı şahane durumu, pekiştirmeye gidiyorum. Daha güçlü dönmek için gidiyorum. Bir olmak için gidiyorum. Tamamlanmak için gidiyorum. Aşk'a karışmak için gidiyorum.

Arkama dönüp bakmadan...

Kalbimin götürdüğü yerde mutlu olmaya gidiyorum.


Goncagül "Sabırsız"

2 Aralık 2011 Cuma

Gizem, İrem'e selam söyle...

Bazen o kadar çok kendimizle meşgul oluyoruz ki, bir an için ölümü unutuyoruz sanki. Ölümlü olduğumuzu, bu dünyanın geçici bir düzeni olduğunu, hertürlü tarikatlara dinlere rağmen hiçbir inancın bu gerçeği değiştiremeyeceğini unutuyoruz. Bugün var olurken yarın ne olacağımızı düşünmüyoruz bile. Hiç ölmeyecekmişiz gibi ya da bizim başımıza hiç gelmeyecekmiş gibi. 

Bir saat önce dinlemediğim halde haberler açıktı televizyonda. Dinlemediğim halde kapatasım da yoktu. Ben yine kendi kendime, kendi hayatımla ilgili planlar yapıp duygularımı doya doya yaşarken bir tabut çarptı gözüme. Üzerine kapanmış vaziyette, artık ağlayamayan şaşkın bir kadın vardı. Tabutu severek "Gizem, İrem'e selam söyle. Annen iyi de. Arada beni ziyarete gelin olur mu kızım?" diye fısıldıyordu. Kanım dondu. Ben dondum. Robot kesildim bir anda. Aylar önce sınıfında yaptığı bir konuşmayla beni mest eden İrem, banyo'da gazdan zehirlenip hayatını kaybetmişti. Ben İrem'in ölüm haberini aldığımda "Meleklerin yeri burası değil zaten. Bu kız çok iyi yürekli, gitmesi gerekiyordu" diyebilmiştim sadece. Böyle avutmuştum kendimi. Böyle mâni olmaya çalışmıştım hissedebileceğim olumsuz duygulara. Ben son bir sene içerisinde gerçektende akılın yaşta değil başta olduğunu anladım. Lâkin aslında akıldan ziyade içerden gelen bir olgunluktur insanı erdemli kılan. Vicdandır insanı insan yapan. Akıllı olduğu için başarılı olan ve ün kazanan nicelerinin merhamet yoksunu insanlar olduklarını biliyoruz. Velhasıl, bu 'küçük' demeye dilimin varmadığı kızın ölüm haberi beni çok sarsmıştı. Sınıfta yaptığı konuşmadan çok, haber olduğunda bir muhabirin yönelttiği sorulara gayet mahçup hallerle cevap vermesi ve "mutlu oldum, ama keşke ayakkabımın  delik olduğunu söylemeseydim..." diyen kocaman yüreği beni cezbetmişti. İrem'i dinlerken gördüğüm onurdan başka birşey değildi. Ve o'nun bu alçakgönüllülüğünün altında gördüğüm onur, gayriihtiyari benim başımı dikleştirmişti. Tecrübelerimden mi yoksa hislerimin kuvvetli olmasından mıdır bilmem, kimin samimi kimin samimiyetsiz olduğunu anlarım çoğu zaman. İrem, diğerlerine nazaran çok daha gerçekti. Çok daha sahici. Daha samimi. İnanmıştım ben İrem'in büyüyünce polis olmak istediğine mesela. Çünkü İrem neden polis olmak istediğini biliyordu. İrem ufacık boyuyla gurur meselesi yapmadan, "benim babam eve ekmek getirebilmek için gece gündüz çalışıyor bizim için" diyerek çoğu yetişkini halinden utandırabilecek bir çocuktu. Beni dahil...

Banyo'da sadece İrem yoktu ne yazık ki. Ablası Gizem yanındaydı. Biraz daha oynamak için babalarından izin alıp daha uzun süre kalmışları. Beraber zehirlendiler, ama İrem önce gitmişti. O günden beri hastahane'de yatan Gizem'de dünyamızı terketmiş. O annenin ve o babanın yaşadıkları acıyı düşünebiliyor musunuz.... Bir umut sarıldığınız büyük kızınızda ellerinizden kayıp gidiyor. Tutamıyorsunuz. Çaresizsiniz. İnançlı inanlarsınız. Hayatın fani olduğunu, birgün nasıl olsa herkesin öleceğini biliyorsunuz. Bu bilinç bağlıyor elinizi kolunuzu. Haşa isyan edemiyorsunuz. Kıvranmak yerine, "Arada beni ziyarete gelin olur mu..." diyebiliyorsunuz sadece. Nasıl bir yıkımdır, nasıl bir acıdır ben yeterince anlayamam ama, kendimi elektro şok'a uğramış gibi hissettim. İrem'in annesinin o sözleri beni yine kendime getirdi. Bazen kıymet bilmez, bolluktan değerleri birbirine karıştıran insanlara benzeyebileceğimi soktu gözüme. 

Ben çok üzgünüm. Hayatın farkında olsakta, hergünün büyüsüne kapılıp zihnimizi köreltiyoruz. Uyuşuyoruz. Unutuyoruz. Bir saat sonrasının garantisini verebiliyormuşuz gibi davranıyoruz. Oysa bir dakika sonra sevdiğime ne olacağını kim bilebilir? Ben gerçekten çok üzgünüm. Boşu boşuna üzdüğüm insanlar için, aklıma bile getirmemem gereken konuları kendime dert edindiğim için, saçma duygularla tıpkı bir işe yaramaz gibi davrandığım için çok üzgünüm. 

Her ne yaşarsak yaşayalım, yaşadıklarımız bizim eserimiz. Bu yüzden o eserin ne adar güzel ve değerli olabileceğine karar vermekte bizim elimizdedir. Yaşantım benim ellerimdeyse, o'nu en iyi ve en güzel şekilde, kendimce yaşamak istiyorum. Kendi seçimlerimin var olduğu, kendi seçtiklerimin anlam kattığı dünyamı ben süslüyorum. Kim yaptığı işin kötü olmasını ister ki? Hele bu iş yapabileceğiniz en kıymetli iş ise...

Goncagül "Huzurlu"

28 Kasım 2011 Pazartesi

Hepsi Bu Olmasa da...

Herkesin var bir hikâyesi...

Ama bu başka.

Herkes mutlu olabiliyor bir türlü...

Ama bu başka.

Yazmak istediklerim, anlatmak ve bütün yaşadığım güzellikleri paylaşmak istediklerim dolup taşıyor. Böylesine haykırmak isterken bir yandanda sadece benim yüreğimin içinde saklama isteği duymam ilginçtir. Yani, buradayım ama aslında değilim. Bazen bir noktaya dalıp gidiyorum, lâkin baktığım yer başka. Kalbim kuş gibi kısaca. Özgürce uçuyor. Hiç sıkılmadan, utanmadan. Ne bugünün ne de yarının endişesini taşımadan. Kötülükleri barındırmadan. Başkalarının tutsaklığına üzülen ama kendi özgürlüğünü de ucuza satmayan. Herşeyi çok net görebilen, ama en çok kendi yuvasını dikkatlice gözleyen, ben. 

Ben büyüyorum biraz daha. Sevdikce, gördükce, eğlendikce, sevildikce, okşandıkca, şarkılar söyledikce, dibine kadar yaşadıkca ve en önemlisi de sabretmeyi öğrendikce! Büyüyorum gerçekten. Karşına çıkan engelleri aşmayı göze aldığın vakit ne kadar güçlendiğini anlıyorsun. Biraz cesaret ve çokca sabrın ödülünü alıyorsun. Belki de hiçkimsenin dönüpte bakmayacağı bir yere uzun uzun bakıp dersler çıkartabiliyorsun. Sadece nefes alıp vermekle kalmıyorsun yani. Ne kendi huzurunu ne de sevdiğinin huzurunu başka, bambaşka birşey için kaçırmıyorsun. 

Bu başkalık baş döndürücü. Hayal değil, rüya değil, tam manasıyla sahi ve özel. Karanlığı aydınlatan bir ışık gibi. 

Çok garip; zorluklara rağmen ayakta tutan bir duygu. Kasvet çökünce ordan çekip alan ve göğsünde uyutan bir sevgili. Kötünün acımasız silahlarına karşı Tanrı'mın sevgi dolu gerçek sözleri.

Şunu anlamak lazım. Tanrı'ya güvenen utandırılmayacaktır. 

Goncagül "Aşk"


13 Kasım 2011 Pazar

Konu Bu Değil

Kahve dediğin Fenerbahçe fincanında içilir. Ama bunun konumuzla alakası yok.

Merhaba,

Kış bugün tam manasıyla pencereden sırıttı bize. Ufuklar görünmez olu. Sis kapladı heryeri. Beyin gücüyle 'üşümeyi engellemeye çalışmak' mevsimi diyorum ben buna uzun zamandır. Evet, ilginç ama bunu yapabiliyorum. Kendimi bildim bileli soğuk havayla savaştığım için olsa gerek, zorlanmadan üşümeyi engelleyebiliyorum. Tek başına karda kışta okula giden bir çocukluk ve gençlik döneminden sonra iş hayatımda pek farklı olmadı. Neyse ki bu yıl 'araba kullanmak' gibi bir kolaylığa adım atmama ramak kaldı sevgili okurcan. Hatta kendisi kapının önünde beni bekliyor. Gerçi bu defa gidecek bir işyerim olmadığı için bu pek birşey ifade etmiyor şimdilik. Neyse konu bu değil.

Mathias doğdu. Yeğenim olan. Hala oldum ya hani ben? o işte. Bebekler genelde buruş buruş ve çirkin olurlar doğduklarında. Bizim bebeğimiz direk botokslu doğdu arkadaşlar. Bu kadar mı tatlı olunur, bu kadar mı uslu olunur... Şimdi bu bebeciğin babasıyla biz komşu oluyoruz. Yeğenimin odasıda benim odamın yanında. Ben burada parti versem ses gitmiyor, ama orada sinek uçsa ben vızıltısını (evet vızıltı) dibimde duyabiliyorum. Bizim bebişin hastahaneden çıkıp eve geldiği ilk gece, daha doğrusu ilk sabah  bir miyavlama sesi duydum dışarıdan. Yani ben öyle sandım. Bu soğukta ve bu saatte kedinin dışarıda ne işi var diye düşündükten hemen sonra Matt'ın yüzü belirdi gözlerimin önünde. Güler misin ağlar mısın? Rüya ile gerçek hayatın arasındaki o ince çizginin üstünde cambazlık yaparken duyduğum bu güzel bebek ağlamasıyla uyanmanın tadı başka. Zaten hemen susuyor! Neyse konu bu da değil.




Çağdaşkım bana aldığı hediyeyi gösterdi dün. Siz deyin Goncagül uçmuştur, ben diyeyim uçtum! Hiç inmemek üzere bulutların üzerinde biryerlerde pembe badana boya yapıyorum. Boğazıma doluyor, birşeyler söylemek istiyorum! Ama hepsi mi hafif kalır duygularımın yanında? Hiç mi tarifi olmaz bu yaşadığım muhteşem hislerin... En büyük zevkim olan yazmanın bile beni birgün böyle bir sebepten dolayı yarı yolda bırakabileceğini düşünmemiştim hiç. Herneyse, konu bu da değil aslında. 




Van konusunu yazmadım hiç. Hergün beynimi meşgul eden, yüreğimi acıtan bu durum için Tanrı'ya dua etmekten baska yapacak birşey yok gibi çünkü. Manevi kardeşim Doğuş'a ulaşamıyorum. Ne öğretmenine, ne de kendisine... Bilinmezliğin içinde ne düşüneceğini bilememek koyuyor insana. Gönderilmemiş bir kutu var şimdi yanıbaşımda. İçinde bu kışı sıcak geçirmesi için bir mont, birkaç defter ve kalem, silgi, bere ve bir de blok flüt almıştım. İçim acıyor. Konu bu değil...


Dün annemle babamın evlilik yıldönümüydü. Sanki bu ara hiç olmadıkları kadar âşıklar birbirlerine. Babam aslında ne kadar romantik. Annem aslında ne kadar hassas... Ben aslında ne kadar açmışım onları kumru misali görmeye... Ne güzel kocaman bir sevgi yumağının evimizin tam ortasında uçuşması. Bir iki fotoğraf çekip bir kaç ânı ölümsüzleştirmeye çalışmak ne kadarda değerli aslında. Tamam ama, konu bu da değildi.

Sahi, konu neydi?

Goncagül "PamukHelva"


4 Kasım 2011 Cuma

Kasım Hoşgeldi

Neyin garantisini verebiliriz bu hayatta? Neyden yüzdeyüz emin olabiliriz? Dostlukların garantisi var mı, güvenebilirmiyiz? Herkesi doğru algıladığımıza emin olabilirmiyiz? Sahidende inandığımız gerçeklerin doğruluğunu savunabilirmiyiz hâlâ? Göz açıp kapayıncaya dek değişmiyor mu bazen birşeyler? 

Son günlerde hayat bana insanların etten kemikten yaratıldıklarını ve hiçkimsenin mükemmel olmamakla birlikte gayet 'önemli' hatalar yapabileceklerini öğretiyor. İnancımın da bana teoride birkaç kez bu hakikati gözümün içine sokması, ben yaşayana kadar etkili olmamıştı. Herzaman böyle oldu. Yaşamadan bilemedim. Yaşadıktan sonra çektiğim acı beni kendime getirdiği için şanslıyım esasen. En güzeli de, artık yalnız değilim. Acımı anlattığımda göremediklerimi gösteren bir sevgiliye sahibim. Boşuna denmiyor yol arkadaşı diye...hayat arkadaşı diye... Doğrudan yüreğimle ilgilenen bir sevginin varlığının güzelliğinde kayboluyorum. Beni her bulduğu yerde dinleniyor, yine O'nun kollarında kaybediyorum kendimi. Çocukluğumdan beri yokluğunu hissettiğim bütün o 'sahiplenme' duyguları bir kişide toplanıp bana hediye edilmiş gibi. Böyle birisi elinizden tuttuğunda, hayatın bütün ağırlığını taşıyabilecekmiş gibi hissediyorsunuz. Tabii ki bu noktada en önemli ve öncelikli olması gereken kişi Baba Tanrı oluyor. Ben, en son başımdan geçen 'kötü' bir olay sırasında kendi duygularımın ardınca değil de doğru olanın dediklerini yapmaya gayret gösterince, en vahim durumlarda bile müthiş bir esenlik kapladı içimi. Kalbimin derinliklerinde hissettiğim bu huzur bütün bedenimi sarıyor. Sonra etrafımı sarıyor. Odamı sarıyor. Huzur, heryerde oluyor. Üzerine bir de dünyamın en güzel armağanı Çağdaşım beni sarıp sarmalıyor. Herşey aslında itaat etmekle başlıyor... 

Farkındalık kadar önemsediğim birşey yok hayatımda. Bazen farkında olduğumu sandığım lâkin yanıldığım günler oldu. Sonu yine acı ve hüsran olsada illa ki anlama noktası'na ulaşabilmek için koşturdum durdum. Benim tek bir adımıma karşılık En Yücelerdeki'nin bahşettiklerini saymakla bitiremem. İnsan, kendine güvendikce batar. Fakat yine aynı insan zayıflıklarının farkına varıp bunu itiraf edebildiğinde  ve bunu yaşam tarzı haline getirdiğinde, bütün acılara ve olumsuzluklara rağmen hafif ve güvende hissedecektir kendini. Bunun adı; Lütuf'tur. Yani, biz haketmediğimiz halde bize karşılıksız verilendir. Böyle merhametli bir Tanrı'dan almaya çalışıyorum alabildiğim kadar. Zor olsada, dayanamayacağımı düşündüğüm süreçlerden geçsem de, hayal kırıklıkları yaşasamda, dostum dediğim birilerinin dili kılıç gibi kesmiş olsada halatları...Tanrı'nın kulaklarımı açmasıyla yaşattığı bu farkındalık ve anlayış hepsini delip geçiyor. Bütün boşlukları dolduruyor. Tatmin ediyor. Selamet veriyor. Yeryüzünde yaşayabileceğiniz bütün mutlulukların toplamının iki katı mutluluk yaşatıyor. Kocaman bir gülümseme çiziyor yüzünüze. Ağlarken sevinç çığlıkları atıyorsunuz. Şükrettikce yenileniyorsunuz!

Hayatın ne getireceği belli olmuyor. Hep öyle kalmıyor. Tek bir söz, söylenen bütün sözleri silip süpürebiliyor. Ama bütün bunlara rağmen ne mutlu kendisininde ölümlü ve zayıf biri olduğunu kabul edene. Böylelikle affetmek daha kolay oluyor. Benden size tavsiye :-)

Sonbaharlarım hiç bu kadar anlamlı olmamıştı. 
Sana aşık olmak çok güzel...

Goncagül "MiniKadın."

23 Ekim 2011 Pazar

Yeğenim Matthias

Bana ilk defa hala olma duygusunu yaşatacaksın birkaç gün  sonra. Aslında şimdiye kadar doğmuş olman gerekiyordu. Belki bir iki saat sonra bile doğabilirsin. Anlaşılan, sen de halan gibi inatçısın dünyaya gelip gelmemek konusunda. Ben de on - onbir gün gecikmişim. Sanırım hiç bilmediğim bir ortam hakkında tereddütlerim varmış. Yaşamak ağrısı sarıldı boynuma diyor ya hani Ahmet Kaya, baban öğretecek birgün o şarkıları sevmesini sana...onun gibi mesela. Sakın sevmemezlik yapma. Topa tutarlar benden söylemesi... Dünyaya gelip nefes almak konusunda bilinmedik endişelerim varmış diyorum ama, geldikten sonra farklı düşünüyor insan. Bana güven. 

Sana Timur diye seslendiğim için bana hiç tekme atmadın. Alacağın olsun. Büyük teyzenle bilmeden bir bağ kurmuşuz aramızda, o da seslenirmiş Timur yukarı Timur aşağı. Doğduğunda da Timur diye seslenirsem alınma. Espri gibi mutluluk kattın hayatıma. Kal o tatta. Şimdi sen bilmiyorsun ama, birçok anıyı birden hatırlatıyorsun bana. Babanı mesela. Ve 'baban' demenin ne kadar inanılmaz, ne kadar iç gıcıklayıcı olduğunu hissetmek var bir de. Baban için herkes 'kuzeni' diyecek. İnanma. Kardeşimdir o benim. Sırdaşımdır... Baban, gözlerine baktığımda hâlâ beni saflığın var olduğuna ikna eden adamdır. Dostumdur. Yıllar önce, biz çocukken kafama attığı renkli yumurtaları hatırlar güleriz bazen. O akşam canımı yakmış olan bu yaşanmışlığı bugün gülümseyerek sana anlatıyor olmam kadar ironik bir hayata doğacaksın. 

Sana kendimi anlatmama gerek yok aslında. Aklın başına geldiğinde ne denli 'çatlak' bir halaya sahip olduğunu kendin yaşayıp göreceksin zaten.

Bu ara senin kokuna ihtiyacım var. Görmediğim yüzünü de özlüyorum. Başını kokladığımda sırtıma yüklediğim ağırlıkları biraz olsun yere bırakabilmek istiyorum. Küçücük avuçlarına parmağımı yerleştirdiğimde, heyecanla bekleyeceğim sık diye. Böyle küçük bir beklentinin içinde kaybetmek istiyorum kendimi. Yanlış anlama. Kızma. Pamuksun, cansın, yeğensin, ilksin ya bana...kardeşimin parçasısın ya...gamzelerinde gül açan arkadaşım mamanın biriciğisin ya, ondan bu sevinçler. 

Dünya bir yana, nasıl bir aileye geleceğini bilmiyorsun tabii sen şimdi. Görünce şok olacaksın. Bir Arslan enişten var, senin büyük enişten oluyor. Yani hertürlü büyük bir enişte zaten o. Çok sigara içiyor laf dinletemiyoruz. Sayesinde bizlerde pasif içiciler olarak nasipleniyoruz. Amma ve lâkin bıyığına ve de göbeğine bakmaksızın güvenebilirsin o'na. Babamdır diye demiyorum; zordur ama sevilmeye değerdir. Büyük hala var bir de. Kendisi benim anam olur. Sarışındır ve bir ilktir. Daha doğrusu sahte sarışınlardan olmasına rağmen kendisine biz kısaca Adalet diyoruz, sarışınlığın tüm özelliklerini taşır. Bazı şeyleri geç anlayabiliyor. Adalet dememiz bu yüzden. Şehnaz Tango diye arattırırsan Google'dan bulabilirsin, neyse bu gereksiz bir ayrıntı. Büyük halan çok gördü çok geçti başından. Küçük bir kadındır ama kocaman bir yüreği vardır. Baban o'nun tavuklu pilavını çok sever. Sen de seversin eminim. Muhtemelen sen doğduğunda elini üzerinde gezdirip Tanrı'nın bütün meleklerine talimat verecektir. Amcan var. Evlendi o bu sene. İyice amca oldu. Ağamdır kendisi paşamdır. Hayatta en değerli varlığımdır. Babanın kardeşidir. Çocukluğumuz birbirimize kenetlenmekle geçmiştir bizim. Top gibi yuvarlayacak seni şevkatinden. Şiirler söyleyecek kulağına. Şakalar yapacak sonra. Dobraca girdiğinde konuya, anlayacaksın sırtın yere gelmeyecek asla. 

Diğer fertleri yaz yaz bitiremem sana. 

İhtiyacım var bu ara sana...

 Halan biraz serseri mayın. Biraz asi ruhlu. Özgürlük delisi. Hata yapma mekanizması. Ama iyidir halan. Ben, benim diye söylemiyorum. Kendimden başka herkesi düşünürüm. Zararımda kendimedir. Gel de seveyim seni. Gel de ağlat beni. Gel de yüreğime sıkışan dikenleri tek tek söküp atsın bakışların. Gel de medet umayım, umutlanayım. Gel ben halalığa çok hazırım.

Sen şimdi bilmiyorsun ama, odalarımız yanyana. Sadece bir duvar var aramızda. Sen sabah gül gamzeli mamanı ağlayışınla uyandırdığında, rüyamdan feragat edip gülümseyeceğim sana. Sesinde huzur bulup devam edeceğim uyumaya. Odalarımız yanyana. Gel de veda edeyim amcanın hayaletine. Sen gel o'nun yerine. verelim kafa kafaya. Atalım şu hayata bir kafa. Şut ve gol olsun... 

Gol olsun!

Gel sana güzel şarkılar öğreteceğim.

Gel saçlarımı çekmeyen kalmadı, sen de çek izin vereceğim.

Seni çok seviyorum oğlan çocuğu.

Goncagül "Hala"




20 Ekim 2011 Perşembe

Düğümler

Küçükken düğüm olmuş bağları çözmeyi çok severdim. Çözemeyen birilerini gördüğümde hemen bana vermesini isterdim. Çok geçmeden çözerdim. Özel bir yetenekmiş gibi bakarlardı bana. Çok zor düğümleri çözebildiğimdendi galiba. Büyüyünce anladım ki, marifet bağları, ipleri, halatları çözmek değilmiş.

Görünmeyen düğümler var ki onları hangi eller çözebilir bilinmez. En önemli düğüm ise boğazda oluşanıdır. Onu çözmeye benim kendi tükürüğüm bile yetmiyor.

Yutkun yutkun bir yere kadar.

Yutkundukca zorlaşıyor çözmek. Çözemiyorsun. Yutkundukca büyük bir düğüm haline geliyor. Ben büyüdükce durumların hiçte öyle olmadığını gördüğümü anlatmaya çalışıyorum size. Mesela girilen en zor sınav okulda girdiğin matematik sınavı falan değilmiş. Orada aldığın sıfır hayatının sonu değilmiş. Kanayan dizinin acısı hiçbir şey değilmiş! 

İyi temenniler bile can yakıyormuş? İyi temenniler bile! 

Çünkü mesele söylenenen değil beklenenmiş. Bunu bazen kendine bile itiraf edemezmişsin ama olaylar acımasızca gelişirmiş.

Neyse ya.

Demiştim sana.

Şarkılar miras kalıyor.

Goncagül "Koyu"

GEREKSİZ NOT: Bu şarkıyı kısık seste dinlerseniz çok ayıp etmiş olursunuz. Bu şarkı sonuna kadar açılası ve bağırtılası bir şarkıdır. Ona göre.