Adımlarıma Işık

5 Nisan 2016 Salı

Planetler arası uçuş

Kız derin bir boşluğun içinde süzülüyordu. Aydınlıktan karanlığa geçiş süreci böyle başlamıştı. Ne olduğunu anlayamadan... 
Burnunda hâlâ o yeni fırından çıkmış kek kokusu vardı, ama evinden  çok uzaktaydı. Süzülmek ve böylesine karanlık bir boşluğun içinde hiçliğe doğru yuvarlanmak keyif veriyordu. Meğer korkulacak birşey yokmuş diye düşündü. Yalnızlık ve bu kulakları sağır eden sessizlik o kadar da kötü değildi. Hatta herşeyden ve herkesten daha samimiydi. Gerçek böyle birşeydi. Fırından yeni çıkmış kek kokusu kadar huzurlu. Bir o kadar karanlık ve derin.

Şimdi ne olacak diye sormak istese de kendine, vazgeçti.

Yaşattığı ne olursa olsun, hiçbirşey gerçek kadar güzel olamaz.


23 Mart 2016 Çarşamba

Zor

Farkettim de artık iyi birşeyler yazmak için oturmuyorum pc'nin başına. Çünkü iyi birşey olmuyor hayatta. Olsa bile, o kadar çok kötü şey var ki oturup da iyi olanı yazmak gelmiyor insanın içinden. Hem kendini kandırıyormuşsun gibi oluyor. Ya da ne bileyim sanki bu dünyanın içinde değil de başka bir dünyada yaşıyormuşum hissi veriyor. Ha, yıllarca öyle yaşamadım mı? Evet yaşadım. Bu dünyadan değilmişim gibi yani. Gördüklerimle hayallerim yer değiştirdi hep. Duyduklarımla duymak istediklerim...Anlayacağın bir çocukluk ve ergenlik kendimi kandırarak geçti. Ne geçti elime? koca bir hiç. Yalnızlık güzeldir, ama kendine karşı dürüst isen. Değilsen geçmiş olsun... Ütopyanı yaratmayı başarmış olsan bile gün gelir cehennem yarattığını farkedersin. Sonra çık çıkabilirsen...
Neyse konu saptı yine.

Yok, öyle elle tutulur bir konu olduğundan değil. Kendi kendimin havuzunda boğulmayayım diye sapmamaya çalışıyorum. Yoksa dal budak çok. Havuz derin. Boğulmak serbest...

Ruhum omzuma pıt pıt yapıyor resmen. "üzülme..." diyor. Geçecek. Yine ruhum daha güçlü. Bedenim sıkıntılarla baş edemiyor. Zira bedenim sıkıntı ayırt etmiyor. Herşeye, herkese üzülüyor. Ruhum gözlerimin içine bakıp "sevmekten vazgeçme!" diyor. "Vazgeçersen bir farkın kalmayacak...Kendi cehenneminde yanacaksın" diyor. Ruhumu dinliyorum. İyileşmek ve inanmak istiyorum. Ruhum çok daha çabuk kendine geliyor. Toparlanıyor, ayağa kalkıyor ve beni sürüklemeye devam ediyor. Günlerim böyle geçiyor. Bana kalsa, parmağımı asla yormam içimdeki havuz için. Kendi kendime boğulur ondan sonra ruhumun beni kurtarmasını beklerim. Ama olmuyor...

Düşünüyorum yine. Hangisine daha çok yanmalı? Canlı bombanın patlattığı şehirlere mi? Ölen masum insana mı? Ölen masum insanların masum ailelerine mi? Canlı bombanın kendisine mı? Tecavüze uğrayan 45 tane güzel yavruya mı? Küçücük çocuğun bedenine sahip olmak isteyen zihniyete mi? "Birkereden birşey olmaz..." diyene mi? Tecavüze uğramamak için kendini balkondan aşağı atan gencecik kıza mı? Brüksel'e mi? Kime.....

Yanıyoruz. İçimiz yanıyor bu kesin. Birşeyler yapmak istiyoruz. Kimimiz çareyi bela okumakta arıyor. Kimimiz benim gibi satır satır yazarak rahatlamaya çalışıyor - ki imkansız-, Bazıları yollara dökülüyor. Pankartlar açıyoruz, sosyal medyayı kullanıyoruz, videolar yapıyoruz, bağırıyoruz- çağırıyoruz ama olmuyor abi...Değişmiyor ve hiçkimse anlamıyor. Ve en kötüsü de ne biliyor musun? Hayat ne yazık ki devam ediyor. Hiçkimse akşam yemeği için alışverişe çıkmamazlık etmiyor. Çocuklar okula gidiyor. İşciler işine. Doktorlar hastaları iyileştiriyor. Öğretmenler hala, şayet sapık değillerse, çocuklarımıza doğruyu yanlışı öğretiyor. Yiyoruz, içiyoruz, gülüyoruz... Biz durmuyoruz. Ve durmayacağız. Ta ki ölüm de birşekilde bizi alana kadar...

İşte tam da bu yüzden sevmekten vazgeçme. 
Biliyorum zor...
Önce kendin için, sonra varolmaya devam edebilmek için.

"Ateş"

13 Şubat 2016 Cumartesi

Birzamanlar insanlık

Bu sabah, nankörlük yapamam, karnım tok sırtım pek uyandım. Aynı diğer sabahlar gibi. Üstelik bununla ilgili belki de sadece iki dakika düşünüyorumdur. O da yemek yemeğe başlamadan önce şükrederken. Ya da evden çıkarken. Belki araba yolculuğuna çıkarken. Fazla değil yani. Oysa ki bu üzerinde uzun uzun düşünülüp, uğruna yazılar-şiirler yazılası, türküler yakılası bir olay. Bunun böyle oluşu; yani uğruna satır satır yazılıp deriiin derin incelenmesi gerekemesi de apayrı bir irdelenesi konu. 

Evet. Bu sabah böyle, yani diğerlerinin tabiriyle, deli gibi uyandım. Beni diğerlerinden deli yapan, diğerlerinin de kendilerini benden farklı yapan. Abi ne ara kutuplaştık? Neyse konu bu değil. Dağılıyorum yine. Parçalarımı oraya buraya savurdum ama inan, bi bulsam, harika bir puzzle tablosu olabilirim? Belki o zaman anlatabilirim...Hala, yıllardır, anlatmak isteyipte anlatamadıklarımı. Peki. Sorun bende mi yoksa sende mi sorularıyla öylesine kaybedilmiş çokca zaman var ki, bu sorunun saçmalığı ile ilgili yakın zamanda kitap çıkarmayı düşünüyorum. Ve hatta kitap çıkarmakla ilgili. Malum, artık herkes; klavye kullanabilen, kalem tutabilen, üç-beş fiyakalı kelime bilen herkes, kitap çıkarmakta özgür. Ne? biri bilgi kirliliği mi dedi? Popüler kültür mü? Acılar mı? Mahpus mu? Yok canım...değil işte. Tüm o söylediklerin, gerçekte olanlar ve okunanlar ile ilgili yakından uzaktan ilgisi yok. Zira, senin kendini yırtıp "ya neolur artık boş işlerle uğraşmayın! şu kitapları okumayın! azıcık delirin!" temennilerin içinde büyüyüp kelebekler halinde patlayacak. O kelebekler evrende uçuşup uçuşup rengaren heryeri, her pisliği, her kötülüğü, her sahtekarlığı ve de nicesini boyadıktan bir gün sonra, ölecek...

Fikrimiz ölecek canım. İnsanlığımız ölecek. Ben öldü sanıyordum ama sürünüyoruz. Etap etap ilerliyor, yavaş yavaş ardımızda bırakıyoruz bütün değerlerimizi. 
Ne ara bukadar tahammülsüz olduk birbirimize karşı? diyorum. Cevabını kendi çapımda binbir şekilde veriyorum. İçimden bir Rte çıkıyor, bir Kemal, bir Hitler, bir Nazım...ve daha niceleri!

Delirmiyoruz sevgili insan cemiyeti.
Aksine, akıllanmak için yapılan türlü eylemlerin sonucunda kaskatı, sabırsız, gereksiz kontrollü, gururlu, kibirli ve sözde sağduyulu oluyoruz. Adını facebook sağduyusu koydum şu an. 

Vatana millete hayırlı uğurlu olsun...

12 Ocak 2016 Salı

İnce çizgiler

Dün 26 yaşına girdim. Doğum günüm kutlu olsun.
Düşündüm, neler değişti hayatımda. Düşüncelerimde. Hayata olan bakış açımda? Var mı öyle çok değiştiğim noktalar. Ya da geldi mi üzerime 30'a 4 kala bir enteresan olgunluk? 

Aynı soruyu çok sevdiğim bir ablam sordu. Bilmiyorum ama, birşeylerin kıyısında gibi hissettiğimi söyledim. Gerçekten de öyle. Oysa Çağdaş'a sorsan, kıyı 29'da. 

Sonra düşündüm, kıyı insanın ellisindede olabilir, yetmişinde de. 
Sanki,  kıyıdan ne anladığınla alakalı gibi?
Ben bu yaşımda, kendimde değiştirmeyi çok istediğim ama bugüne kadar başarılı olamadıklarımdan başlamak istiyorum. Birçok radikal değişim yaşadığımı düşünsem de, değişmesi gerekenler olduğunu biliyorum. Bu yıl onlardan başlayıp kendimi bambaşka bir dünyanın içinde bulacakmışım gibi bir his var içimde. Belki öyle olmasını istediğim içindir. Ama yavaş yavaş kolları sıvadığımı düşünüyorum. Zaten herşey böyle başlamaz mı? Karar almak, seçimler yapmak... Gerçi en iyi yaptığım şey yarı yolda vazgeçmek ya da biraz zora gelince pes etmek. Ama zaten bu da değişmesini istediğim noktalardan birtanesi. Belki bu defa o kadar kolay vazgeçmem : )

Peki neden kendime bu kadar döndüm? Neden aynaya daha derin bakar oldum? Neden olmayan gözaltı çizgilerimi görmeye çalışıyorum? Neden daha fazla muhasebe yapıyorum? İçime dönüyorum? Yalnızlığı seçiyorum? Cevabı zor değil ama şaşırtıcı. 
Bence çok önce farkına varmış olmam gereken gerçeklerin farkına varıyorum. Ego değil. "Sadece ben" kibiri hiç değil. Arada çok ince bir çizgi var. Kendini değmeyen konular için harap etmekle sağduyunun arasındaki fark gibi. Hayatımdaki en büyük yanlışların sebebi ortasını bulamamış olmamdan kaynaklanıyor mesela. Ya yüceltirdim, ya yererdim. Ya siyahtı, ya beyaz. Aslında bazı durumlarda gayet grinin elli tonuydu. Bazı kişiler gördündükleri gibi değildi. Pozitif düşündüklerim negatif, negatif düşündüklerim ise pozitifti. Ama illa bir kalıp içerisine sığdırmaya çalıştığım için hayalkırıklığına uğradım.

Şunu çok net anladım. Kendine, kafanda iyi bir yere oturttuğun insanların seni hiçbiryere oturtmadığını söyleyip herkesi durmak istedikleri yerde bırakacaksın. Ekstra enerji sarfetmekle hiçbir eylem göstermemek arasındaki ince çizgi...
Gerçekten güvenebileceklerine güvenmek, ama herkesi sevmeye çalışmak. 
Sanırım en güzeli bu...


Goncagül "26mum"

30 Aralık 2015 Çarşamba

2015 envanteri

Herhalde bu blog'daki beşinci yeniyıl yazım filan olmalı bu. Diğer kapattığım blogları da sayarsak onuncu olabilir.
Hepsinin sonunda öğrendiğim en önemli şey, yapılacaklar listesinin ne kadar saçma olduğu. Olmuyor çünkü. Ya da, geçmiş yıla sövmek gibi anlamsız hareketler. Hayır yani yılın ne kabahati var. Seçim senin. Çidziğin yol senin. Tabi çok ender durumları saymıyorum. Yahut hayatı maalesef kendi ellerinde olamayan istisnaları.

Fakat bazen de evdeki hesap çarşıya uymaz. Sen yaparsın güzelce planlarını, hatta gerçekleşir birkaçı. Ama sonra vınnnn... tuzbuz olabiliyor hepsi. Başta harika başlayan şeyler hüsranla sonuçlanabiliyor. Ama bu da hayatın bir parçası değil mi? Herşey istediğim gibi olabilir mi ki? Peki istemediklerim gerçekleşebilir mi ki? Ben kimim ki...

Biz 2015'e çift olarak girmiştik. Aile yoktu, mekan yoktu. Brüksel sokaklarında girmeyi tercih etmiştik. Çok eğlenceliydi. Selfie çekerken bir grup kafası güzel eleman kadraja girip bizimle poz vermişti filan. Komikti yani. Bu durumda bazı batıl inançlara göre bütün yıl komik ve eğlenceli geçmeliydi ^ _^ elbette öyle birşey olmadı. 

Birtakım yenilikler yaşamakla beraber birçok kararlar aldım. Birçok kararlar almakla beraber üzüntüler yaşadım. Üzüntüler yaşamkla beraber büyük mutluluklar da yaşadım. Bazen esenliğim komple gitti. Sebebi bendim of course. Sona yine toparlandım. Teselli edildim. Teselli ettim. Birsürü şey. Şimdi hangisini 2015'in üstüne atıp içimi rahatlatayım? Hangi nedenden dolayı 2016'ya koştur koştur girip isteklerimi sıralayayım? İsteklerim olmayınca yine bir suçlama ve hooooooop gelsin 2017 : ) hayat bu değil....
Yaşadığımız güzellikler ve kötülükler doğal... Önemli olan üstesinden gelip gelmediğin. Önemli olan üstesinden nasıl geldiğim...

Tek tek " yaşadıklarım" listesi, "verdiklerim" listesi, "kaybettiklerim" listesi, "anladıklarım" listesi, "mutluluklarım" ve "mutsuzluklarım" listesi yapmak isterdim. Yeniden değerlendirmeler ve sonuçlar çıkarmayı da... Ama "öğrendiklerim" listesinde bırak olduğu gibi yaşa, doğal kalsın, dağılsın... var. Yapmayacağım o yüzden.

Herkese sağlıklı bşr yeni yıl diliyorum. Çünkü, gerçekten! herşeyin başı! sağlıktır! gerisi gelir...Hem bedenen, hem ruhen.

Sevgims.
https://www.youtube.com/watch?v=ZRAr354usf8 bu da hediyem olsun

Goncagül "2016"

25 Aralık 2015 Cuma

Merhamet...

...söylenmesi bile zor kelime. Tıkanabilirsin. Ağzına büyük gelebilir. Yüreğine daha da büyük. Anladığının ötesindedir merhamet. Başkadır. Kudretli, çok daha güçlü, büyük, herkesi barındırmayan. Herşeyi kapsamayan. 
Bulunması zor. Sık sık kendi yüreğine sormanı gerektirir. Bazen, "Hala orda mısın?" diye yoklamak belki de. Yahut varolanı sorgulamak gerekir. Gerçekten var mısın... Ayna ayna, söyle bana, kendimi mi kandırıyorum acaba?...


----

Uyandığımdan beri bu kaçıncı kaçışım yani kaçıncı yazışım, bilmiyorum. Yazdıklarımın hepsini sildim, hepsinden vazgeçtim. Çünkü hiçbirisi yüreğimi soğutmadı. İçimin ferahlaması, huzur bulmam gerekiyordu çünkü şimdiye kadar hep yaptığım buydu. Yazmak. Yazarak içimi dökmek ve belki içimi dökersem, rahatlamak...
Hayır. Her cümlemin sonunda boynuma bir ilmik bağladım. Kitlendim. Daha da çok boğuldum. Yazdıklarım benim bile hoşuma gitmiyordu. Kalbime yolculuğa çıktım baktım ki kelimelerim oradan taşıyor? O zaman sorun kalpte mi... Yoksa bana bunları hissettirende mi? Peki ya asıl kural hatası burada başladıysa? İnsan birşeyleri nasıl sorgulaması gerektiğini bilmiyorsa sorguluyor olması birşeyi değiştirmiyor galiba. Neyse. Ferahlamadım. Hiçbirşey ferahlatmadı ve hiçbir söz yetmedi! Kendimi kandıramazdım çünkü hissettiklerim gerçekti. Asıl soru; her gerçek, doğru muydu...

----

Açıp izlemedim ben o videoyu. Hani birçok insanın öfkeyle paylaştığına inandığım, korkulu videoyu. Nasıl adlandırmam gerektiğini bilmiyorum. Yine yeniden aynı şeyi yaşıyorum. Bu paragrafa geçince tıkanıyorum. Söylemek istediklerim bu kadar çokken bu kararsızlık niye? İzlemedim o görüntüleri... Defalarca anlamadım izleyebilenleri de... Üvey anne diyorlar. Ben demek istemiyorum. Yeryüzünde kaç üvey anne vardır biyolojik anneden daha çok sevgi gösterebilen? Mesele bu değil... Başlık bu değil! Mesele o görüntüleri paylaşıp belalar okumak da değil-miş, anladım. Mesele ne biliyor musun? Merhamet...
Hayvanla eşdeğer tutanlar oldu o kadının yaptıklarını. Ben hayvana hakaret saydım o söylemleri. Bir hayvandaki saflık yok o kadında. Herhangi birinin yapabileceği düzeyde kötülükler değil yaptıkları. Aklıma geldikce beynim dönüyor, ağlama krizlerim yeniden başlıyor, midem bulanıyor.... O çocukları yüreğime sokmak istiyorum. Bitti demek. Saçlarından öpmek istiyorum. Koklamak. Mümkünse ruhlarını gözyaşlarımla temizlemek istiyorum......... Hayatta hiçbirşeyi bu kadar çok istediğimi HATIRLAMIYORUM... 
Daraldıkları yerde nefes olmak istiyorum. Rahat uykuları için döşek olmak...

Saatlerdir içim acıyor. İlk değil. Muhtemelen son olmayacak. Uzun zaman sonra dayanamayıp bela okuduğum ilk olay... Ben bu yazıyı yazarken başka şehirlerde bambaşka masum çocuklara eziyet ediyorlar. Eziyetin adı tefferuatı yok.... 

Merhamet diledim. Çünkü bende var olduğunu düşündüğüm bana yetmez. Sana yetmez. Birine yeterken diğerine yetmez... Oysa merhamete ihtiyacı olmayan kim var? Merhamet diledim. Kendim için. O yavrular için. O canavara bürünmüş olan kadın için....Merhamet diliyorum!! Bela yerine merhamet. 
O canım bebeklerin hayatını Merhameti Büyük Olan'a teslim ettim bu akşam. Benim yüreğim bu kadar parçalandıysa, Rab nasıl kurtarmak istiyor olabilir?...



11 Aralık 2015 Cuma

Hayallerimden bir tanesi: done!

Kasım ayı benim için çok güzel bir haberle başlayıp çok kötü bir yaşanmışlıkla sonuçlandı. Çok zor günler geçirdim. Derin acılardı. Ama geçti.

Sanki Tanrı ardından bir sürpriz meleğini daha bana doğru yönlendirip çocukluk hayallerimden birtanesine kavuşmamı sağladı. Barcelona!

Uzun uzun şurası şöyleydi burası böyleydi yazmak istemiyorum çünkü zaten bu işi çok güzel yapan bir blog var! Ellerine su dökemem. Emek istiyor. Kaldı ki ben de gitmeden komple bir akşamımı Barcelona seyahat planı yaparak geçirdim. En çok yardım aldığım blog da Öykü ve İdil'in beraber kullandıkları oitheblog.com. Çok detaylı olmasına rağmen okumaktan sıkılmayacağınız, komik bir dille anlatılan ve heyecanınıza heyecan katan blog olduğuna emin olun. 

Neyse. Catalan insanı ayrı bir blog yazısıdır benim için. Çünkü henüz şu kısa hayatımda onlar kadar sıcakkanlı ve yardımsever insanlar görmedim. Tamam, Türkleri andırmıyor değiller bu konuda ama daha farklı bir ruh olduğu kesin. O kadar güzel ve dolu dolu dört günümüz geçti ki, taşınalım buraya filan dedik : ) Tabi bu işin şakası. Kolay mı öyle sıfırdan hayat kuracaksın...

Velhasıl, eğer henüz gitmediysen ve tarih kokan, sıcacık şehirlerde gezmeyi seviyorsan burayı kaçırma! La Rambla'da yürü. Ara sokaklarının tadını çıkar. Gothic quarter'da birşeyler ye-iç. La Boqueria pazarını es geçme! Gaudi'nin eserlerini ziyaret et vs vsvsvsvs....

Liste çok uzun ve tabana kuvvet tarzında.

Biz çok mutlu döndük. 
Snapchat'te ve instagram da muhteşeeemmm foto ve videolarla milleti bıktırmış olabilirim, sorry!

Diğer şehirler için de mutlaka yukarıda yazdığım blogu ziyaret edin bence.

Goncagül "hola espanyoool"