Adımlarıma Işık

25 Mart 2015 Çarşamba

Şirince

Aylardır yazmak istediğim ama birtürlü uygun zamanı ayıramadığım bir yazı konusu benim için Şirince. Böyle devrik cümleler kurduran, adı gibi şirin ve gerçekten tadı damağında kalacak bir köy. Hazır uyku tutmamışken anlatayım. Ağustos sonu eylülün ilk haftası boyunca tatil yaptık bu yıl. İlkin İstanbul derken Kuşadası ve İzmir. Ege'ye gitmişken epeydir görmek istediğim Şirince'ye de gitmeden olmazdı. Arabamızı kiraladık ve sinsi sinsi kavuran güneşin altında gezmelere koyulduk. Köye varmak için böyle bildiğin tepeye çıkıyorsun. Dön babam dön anca varıyorsun. Bir de önceki yazılarımda bahsettiğim yükseklik korkumu da göz önünde bulundurursak arabanın içinde ne kadar komik göründüğümü sen düşün artık. Yani refleks o kadar acayip bi'şey ki, kapıyı tutup kendine çekiyorsun sanki öyle yaparsam düşmeyiz uçurumdan, Herkülüm ya ben... 
Velhasıl sonunda vardık. Arabadan iner inmez içine çektiğin mis hava paha biçilmez. Tarifi yok. Burada en güzel kelimeleri kullansam nafile. Gidip ciğerlerine kadar çekmen lazım. Bi İsviçrenin dağlarında bu denli nefes aldığımı anladım bir de Şirince'de. Ama hertürlü Şirince'nin havası bir başka. Dar sokakları ve minicik evleri, tarih kokan paket taşları, senden benden akıllı ihtiyarları, her köşe başında mutlu mesut takılan kedileri ve tabii ki şarapları ile hafızalara kazınan güzel Şirince... Arabadan iner inmez kahvaltı yapabileceğimiz bir yer aradık. O gün Çağdaşın da doğum günü olduğundan, özel olsun istedik. Sıcakkanlı ve samimi bir abi hemen mekan reklamı yapınca, mis gibi serpme kahvaltıyı La Kavala'da yaptık. Kahvaltını ederken yemyeşil bir manzarayı izliyorsun. Otlayan hayvanlar, oksijen ve tepelerde olma hissi. Ama beni en çok cezbeden nokta ise, gerçek bir sessizlik! Eğer sen de benim gibi esas sessizliği özlediysen, doğanın bağrında bunu doya doya yaşayabilirsin. 
Leziz bir kahvaltının ardından daha fazla beklemeden gezmek istediğimiz yerleri dolaşmaya başladık. Zaten küçük bir köy olduğu için hem fazla zamanını almıyor hem de görmediğin yer kalmıyor. Ancak, öyle bir kapılıyorsun ki hiç gitmek istemiyorsun. Abartmıyorum bana öyle oldu en azından... Yani nasıl desem en az bir hafta kalıp kendimi oranın havasına bırakmak istedim. Tuhaf bir çekiciliği var. "Gittim, gördüm gezdim" demek yetmiyor. Eminim bir giden bir kez daha ziyaret etmek isteyecektir. Nitekim, kahvaltı ettiğimiz La Kavala'nın sahibi, -maalesef adını hatırlamıyorum-, yıllarını Avrupada geçirmiş gayet güzel işlere imza atmış görmüş geçirmiş bir adamdı. Buna rağmen herşeyini ve herkesi geride bırakarak Şirince'ye yerleşmiş ve bence Şirince'nin en güzel mekanını açmış. Düşünsene, bir iki hafta değil bildiğin ömrünü orada geçiriyorsun. Ee ayağının altında Efes, Selçuk, Kuşadası ve İzmir derken zaten bence başka birşeye ihtiyaç duymuyorsun. Neyse, daracık sokaklarında yürürken esnafın samimiyeti dikkatimden kaçmadı. Para kazanayım da gerisi önemli değil tarzında insanlar değillerdi. Her biri sadece kendi emeği ve en önemlisi dürüstçe para kazanmanın derdindeydi. çok belliydi. Şirince'de yaşayan insanlar şehirlinin kıskançlığından yoksundu...Dar sokaklarında yürürken çok yaşlı bir kadın yaklaştı ve evini gezmek isteyip istemeyeceğimizi sordu. Yaşına rağmen oldukça uyanık biz teyzeydi : ) biz de merak ettiğimiz için peşine düştük. Teyzenin ev dediği senin belki bahçe kulubesi diyebileceğin şekilde bir yer. Biraz burkuldu içim içeri girince. Bi sağa dönüyorsun bi de sola, ev sadece o kadar. Daha da görecek gezecek hatta adım atacak mesafe yok. Mutfağım dediği yer kırık dökük bir tezgahtan ibaret. Koltuk masa filan, zaten koyacak yer yok. Sadece yere serdiği döşek tarzında bir şeyler var, oturmak için. Ama yatmak için de birtek orası var. Aslında ne yapmak isterse yap sadece orası var... Sonra bu teyze gitti poşet poşet, nane kekik ne kuruttuysa getirdi. Satacak. Yani maksat seni eve çekip (gezdiricem ayağına) baharat satmak :)) kızılmaz takdir edilir. 
Dönerken o mükemmel karadut şurubunu içtik. Off buz gibi ama nasıl güzel bir tat anlatamam! Şarabı da zaten karaduttan. Müthiş lezzet. 

Uzun lafın kısası, Şirince maceramı ölümsüzleştirmemek olmazdı.
Görülmeye değer!

Goncagül "şirine"

18 Şubat 2015 Çarşamba

Kara delik. Toprak. Özgecan ve Kadın.

Yaklaşık altı gündür kendimde değilim. Ya da çok fazla kendimleyim. Açıklayamıyorum. 17 yaşındaki ben var içimde. 18, 19 ve 20. 20'den sonrası karanlık. Geçtiğimiz yaz sarıya boyattığım saçlarımın dipleriyle idare ediyorum. Kızıl renkte suskunluğum devam ediyor. Biliyorum. Yaklaşık altı gündür benimle aynı şeyleri yaşayan kadınlar var. Küçük kadınlar, genç kadınlar, olgun ve ellerinin haritasından yolculuğa çıkabileceğin kadınlar. Bana herzaman en iyi dost olan beyaz sayfama yazmak için çok zamanım oldu bu süre zarfında. Canım istemedi. Sonra 5 yaşıma döndüm. Wascolarımla renkleri birbirine karıştırdıktan sonra, siyah wasco ile herşeyi berbat edişlerim geldi aklıma. Sonuç olarak kara bir delik olurdu kağıdımda. O kara deliği aradım. Kelimelerimin gidişini izlerken kara deliğime sığındım. Ağladım şu an ki gibi. İçime ağladım. Gözlerimi silerken kırmızı mantom geldi aklıma. Ceplerinde daima yedek hayal biriktirdiğim kırmızı manto. Benim neslimin kızlarında mutlaka bir kırmızılık gizlidir. Manto, ayakkabı, kazak... Ardından, iyi bir zaferle kazandığım, renkli kocaman misketim geldi aklıma. Gözümün içine sokardım adeta, dalga dalga ışıklar dans ederdi...ışıklar dalgalandıkca oynatırdım misketimi. Sonra misketi kaybeettim. Zaferim sona ermişti. Biraz daha zaman geçti ve ses yapan (hafif topuklu) botlarım geldi aklıma. En fazla 7 yaşındayım. Hava yağmurlu. Ne önüme bakıyorum ne de sağıma soluma. Pür dikkat botlarımda gözlerim. Ekmek almak için dışarı çıkmaya korkan küçük ben, sırf o topuk sesini duymak için yağmurlu ve soğuk havada ekmek almayı göze almıştım. Kulağım topuk sesinde. En büyük mutluluğumda. 

iki gün önce. Daha önce gitmediğim bir hastanenin kafeteryasındayım. Sabahtan beri bir bekleyiş var. İçtiğim ikinci kahve. Kahve su gibi. O gün de söylediğim gibi, "kahve aromalı sıcak su". Ne kadar içersen iç tatmin olmazsın. Camdan kapı var. Oradan dışarıyı seyrediyorum. Hafif yağmur çiseliyor. Yerde solmuş bir yaprak var. Uzun uzun onu inceliyorum. Yine Özgecan geliyor aklıma. Yine botlarım, mantom ve misketim.
 Wascolarla karalanmış kara bir delik içimde.
Yerdeki yaprakta koca bir ömür vardı. Köklü ağacından yeşerdi. Açtı güneşin bağrında. sallandı kuşların altında. Dalına bağlandı. Hiç düşmeyecek sandı. Hiç sararmayacak sandı. Meyve verdi. Bir çocukla tanıştı. Çocuğun düşüp dizlerini kanatışına şahit oldu. Bülbülün sesiyle uyandı. Sonra mevsimlerden sonbahar oldu. Yaprak direndi. Ama rengi çoktan değişmişti. Dalına tutundu. Dal üzgün, kök üzgün... Yaprak narindi. Vaktinin geldiğini bildi. Ses etmedi. Usul usul süzülerek yere düştü. Öldü.
İki saat sonra yukarıdan, tekerlekli sandalyede güzel bir kız indi. En fazla 18 yaşında görünüyordu. Yüzünde bir gülümseme vardı. Eli yamuktu. Başı da zaman zaman gayriihtiyari sallanıyordu. Yanındaki yaşlı kadına muhtaçtı. Bir fincanı bile tutamıyordu...kendime kızdım. Yine genzim isyan etti. Yine bir yumru çöktü yüreğime. Hiç fincan tutabiliyor olmama şükretmemiştim... elimde bir misketi yuvarlayabiliyor olmama, uzun uzun botlarımdan çıkan sesi dinleyebiliyor olmama, mantomun ceplerinde hayal biriktirirebiliyor olmama hiç şükretmemiştim.

Biz kadınlar üç beş topuk tıkırtısı, bir kırmızılık, biraz misket ve biriktirdiğimiz hayaller kadar zararsızız. Defalarca açıp açıp okuduğumuz hayallerimizde mutlu olan, ayaklarımızın üzerinde güçlü hisseden, en az senin kadar değerliyiz! Bedeni Tanrı tarafından ödüllendirilmiş, doğurganlığa sahip, aklının çorbasında bile daima dimdik durabilecek kuvvete sahibiz. Yeter ki şu kafamıza koyalım; koşarız, konuşuruz, anlatırız, öğretiriz, gülümseriz, güldürürüz, gideriz, geliriz, taşırız! Bırakırız, pişiririz, içeriz, dinleriz, sarılırız, severiz, merhamet ederiz..........Ama dünya bizi böyle kabul etmedi. En moderninden en cahiline. Kadın önemsiz. Kadın 5 dakikalık. Kadın ya onun ya toprağın....

 Bu kez toparlayamadım. Aklımı, içimi, ... üç beş güne unutulacak, birileri için unutuldu bile cümleleri kafamda zil çalıyor. Benim ellerim soğuk. Birilerinin konuyla ilgili yazıları bir milyon kere RT'lenmiş. Ne güzel ne anlamlı... birileri yine saçmalamış sonra özür dilemiş, biz yine günlerce onu konuşmuşuz ne güzel... bir websitesi hazırlanmış içinde Özgecan gibi katledilen kadınlara anıt olarak, girip bakabilirmişiz ne güzel... idam cezası geri gelsinmiş, yok hadım edilsinmiş, falanca yerde şu işkenceler yapılıyormuş, ne güzel....
insanlığımız günbegün ölüyor. Hem de ağır ağır...Haykıracak çok şey var. Ama ses küskün... 

Goncagül "karadelik"


25 Ocak 2015 Pazar

Ben şiştim sen?

Merak ediyorum senin de için şişti mi...

Son zamanlarda herzamankinden daha çok mu kötü haber var, yoksa kötü haberler boyut mu değiştirdi ne oldu bilmiyorum. Önceden cinnet geçirip çocuklarını öldüren anne-baba kanımızı donduruyordu. Bugün, 'din' adı altında 5-6 yaş kızçocukları ile cinsel ilişkiye girilebileceği vaaz ediliyor. Daha bugün okudum, adamın biri, yani din adamı olduğu söylenen adamın biri, bir annenin dizüstü kıyafetinin bile çocuğunu tahrik edebileceğini söylemiş. Yazarken bile acı çektim, ne diyeceğimi bilemiyorum. Tek bildiğim her geçen gün duyduklarıma da gördüklerime de inanmakta güçlük çekiyorum. Daha doğrusu kabullenmek istemiyorum. Yok artık bu kadarı da fazla demenin ötesinde içimden birşeyler söylemeye çalışıyorum ama içimden sadece böğürebiliyorum, kelime yok. Çünkü böylelerine diyecek laf yok!

Yazının devamını yazamıyorum. Oturdum tırnaklarımı yiyorum şu anda. O derece bir gerginlik, üzüntü, zorlama kabulleniş, baş ağrısı, sinir ve azıcık kalpte kriz yapmaya başladı bende.
Müşterinin artığını yediği için dövülen çocuğun Suriyeli diye altının çizilmesine de ayar oldum. Suriyeli muriyeli ama ya çocuk işte! Sadece çocuk! Yemek artığını gelip yedi diye dövülen, sade, sadece bir ÇOCUK. Nasıl bir vicdan, nasıl bir ruh, nasıl bir zihniyet elini kaldırabilir böylesi bir duruma ya? Senin kalkıp o patateslerin tazesini vermen gerekirken, bir de çocuğa dayak atıyorsun. Diyecek laf var mı? Kaldı mı?
Sen; imandan, sevgiden, allahtan, ahlaktan dünyadan ahiretten şundan bundan bahsediyorsun... Sen de ahlak anlayışı kaldı mı? Sevgi kaldı mı? 
Ben şiştim.
Her geçen gün, yüreklerde biraz dah afazla beslenmiş kötülüklerin meyvelerini görmekten yoruldum. Kaldı ki, yorulmayı bile kendime hak görmüyorum! Ne zaman ah vah çeksem, ne zaman sırtıma sancılar saplansa dizlerimin bağı çözülse ya da iştahım kesilse kendime kızıyorum. E böyle oldun da ne oldun? bir şey yapabiliyor musun diye kızıyorum kendime...

Hayır hiçbir şey yapamıyorum. Emin olduğum tek şey dünyanın daha iyi bir yer olmayacağı.

Bana da, bize de duadan başka birşey yok.
Duanın gücüne inan.
Tek umudum bu...

Goncagül "şiş"

12 Ocak 2015 Pazartesi

Je Ne Suis PAS Charlie

Yazı başlığımı okuyanlar belki de benim ne kadar yobaz biri olduğumu düşünecektir. Belki başlığı görür görmez okumaktan vazgeçecektir, bilemiyorum ama ben de yazma özgürlüğümü kullanmak istedim.
Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, cinayet yeryüzünde varolan en aşağılık suçlardan biridir benim için. Bir insanın canını almak, kendinde buna hak görmek başlıbaşına kibirden, gururdan, gaddarlıktan başka bir şey değildir. Canı veren Tanrı olduğuna göre ve yargılama yetkisine sahip olan tek güç olduğuna göre, kim  buna cesaret edebiliyor? Hiçbir sebep, hiçbir inanç, hiçbir ideoloji başka bir insanın ölümüyle cezalandırılmamalı. Vakti geldiğinde haklının hakkı aranır, ceza da yargı da en yüksek kurulda belirlenir. Bu satırları özellikle yazıp netleştirmek istedim ki şimdi yazacaklarım yanlış anlaşılmasın.
Charlie Hebdo, birçoklarının bugüne kadar bilmediği, Paris'te haftalık basılan bir dergidir. Genellikle tarikatlar, dini inançlar (islam, hristiyanlık, yahudilik, vb...) ve politika gibi konular üzerine yazar çizerler.
Yüzdeyüz demokrasiyi savunan, sözel veya kalem farketmez, düşünce özgürlüğüne saygı duyan ve öyle olması gerektiğine inanan birisiyim. Bunun için hertürlü çabalarım. Fakat sormak istiyorum; insanların inançları ile ilgili -ki inanç bazı insanların temelidir- dalga geçmek, hor görmek, aşağılamak, hem inancın kendisini hem de inananları yermek, ne kadar saygılı ve doğru bir davranıştır? Biz insanlar, herzaman duygusal olarak 'madur'un yanında olmak isteriz. Otomatik olarak savunma içgüdüsü ile çoğu zaman düşünmeden yaparız bunu. Ben de hep böyle bir insan oldum hatta belki birçoklarından daha fazla. Ancak bu cinayet olduğundan beri düşünüyorum. Cinayetin cezası adalet tarafından verilmeli. Suçlular bedelsiz kalmamalı. Evine ateş düşmüş ailelerin yüreğine bu anlamda biraz olsun su serpilmeli. Vahşice öldüren zalim katillerin kökü bulunmalı. Hemfikirim. Ama bu, benim Charlie Hebdo'yu savunmam gerektiği anlamına geliyor mu? Ben asla Charlie Hebdo olamam. Hele ki birzamanlar Hrant Dink olmuş birisi olarak, buna cesaret edemem. Ben renk değiştiremem. Benim inancımı yerden yere vuran, saygı göstermeyip dalga geçeni savunamam.
Demokraside hakların gelişimi:ana madde insan hakları. Tüm insanların hak ve SAYGINLIK açısından EŞİT ve ÖZGÜR olarak doğduğu anlayışına dayanır. Peki bu durumda Charlie Hebdo ahalisi bu haklara tecavüz etmiş olmuyor mu?

Fransa'da bu olayın sonucunda protesto amaçlı bir buçuk milyon yürümüş. Başka ülkelerde insanlar açlıktan ölürken nerede bu bir buçuk milyon? Yine teröristler tarafından katledilen Irak ölürken neredeyiz? Nerede hep bir ağız oluşumuz, birlik oluşumuz, protestomuz, yürüyüşümüz? Avrupa nerede? Özgür iradesi, insan hakları, sevgisi cartı curtu nerede...Ama mezhep savaşlarına kayıtsız kalmak daha kolaydır öyle değil mi. Bırakalım birbirlerini vursunlar. Hatta destek olalım, silahlar gönderelim, kendi çıkarlarımızı gözetelim, onlar ölsün ki biz yaşayalım...Mizah yapalım! Çok satalım! Çocukların başları acımasızca kesilirken bir buçuk milyon yok. Kadınlar, erkekler kan ağlarken bir buçuk milyon yok. Kalem var söz var o da niçin var? İnançla dalga geçmek için, "biz sizin gibi salak değil gayet moderniz sizi de sallamıyoruz kendi kanınızda boğulun bize ne"nin karikatürleri var....sadece karikatürleri.
Benim anladığım insanlık kavramı bu değil. Olamaz.

Dünya sadece tuzu kuru, kansız günler geçiren, karnı tok sırtı pek vatandaşlarımızın dünyası değil... dört elle sadece inancına sarılabilmiş olan çaresiz insanların belki de tek umudı ile dalga geçemezsin Charlie Hebdo.

Umarım o katiller en yakın zamanda bulunurlar. Umarım bu cinayetler son bulur. Umarım bu örgütlerde uyanış olur da yürüdükleri yoldan dönerler. Umarım Charlie Hebdo'da ölen insanların yakınları teselli bulur...

Hep diyorum. Ateş düştüğü yeri yakar!

Goncagül "JeSuisHumain"

31 Aralık 2014 Çarşamba

2014'ün suçu ne?

Yılın son yazısına başlayacak bir cümle arayıp duruyorum dakikalardır. En iyisi önce kahvemi alayım. Aldım. Böylece aradığım cümleyi de kurmuş oldum. Neyse..
 Bugün biraz garip hissediyorum. Stor perdelerimi en yukarıya kaldırdım; buz gibi havaya inat masmavi gökyüzünü seyrede seyrede yazıyorum. Midemde ki rahatsızlıktan dolayı uzun zamandır içemediğim sütsüz kahvemi de mideme sırıtaraktan tekrar içmeye başladım. Özlemişim.

Bu sabah  pek te sosyalleşemediğimiz 'paylaşım' sitelerine göz gezdirince birsürü yeniyıl mesajı okudum. Geçen yıl dilenenlerden farksız, hep aynı cümleler. Okuduktan sonra ise "peki ben ne istiyorum?"  diye düşününce, iki yıl önce vazgeçtiğimi hatırladım. Yani uzun uzun listeler hazırlayıp gelecek yıldan birşeyler dileme durumundan. Yıl dediğin birçok olay gibi matematiksel. Güneş doğar ve batar. Dünya döner. Saatler geçer. Gün biter. Gün başlar. Ve yine geçen sene söylediğim gibi, maalesef ki hiçbir şey ısmarlama olmuyor. Herkes kendi seçimleri doğrultusunda yeni yılını nasıl yaşayacağına kendi karar veriyor. Dünyamızdaki çaresiz insanlar hariç tabi. Ben bizim için yazıyorum bu yazıyı. Biz, kendi kaderini yaratanlar için. Olmayan alınyazısına inanıp kendine her seferinde kaçış yolu bulanlar için. "Hepsi benim seçimimdi şimdi ise sonucunu yaşıyorum" demeye korkanlar için. Hiç elimizde olmayan şeyler yaşamıyor muyuz? Yaşıyoruzdur elbette... ama biraz düşününce yine herşey insanın kendi elinde.
İki yıl önce yaşadığım hastalık beni ya öldürecek ya da sakat bırakacaktı. Hızla ilerleyen hastalığın belimi bükmesine ramak kala Rab buna izin vermedi. O hastane yatağında çektiğim acılardan sonra anladım. KENDİNE İYİ BAKACAKSIN. KAFAYI DEĞİŞTİRECEKSİN. ALARMI DUYDUĞUN ANDA GEREKENİ YAPACAKSIN. ÖZETLE, HAYATININ DADISI DA SORUMLUSU DA SENSİN. Ve işte bugün de ne dilesem diye düşünürken iki yıl önce verdiğim kararı hatırladım. Peki hayat ne yapıyor biliyor musun? unutturuyor. Öyle duygular içerisine girip girip çıkıyorsun, öyle olaylarla karşılaşıyorsun ki sanki aksi imkansız. Boşverdiriyor hayat. Ama kendini... kendinden başka herkesi düşünmeye başlıyorsun ya da tam tersi egonun içinde boğulup burnunun ucundan başka hiçkimseyi görmüyorsun. Özetle her işin sonunda yine 'suçu' bir başkasına atıyor sonucu başka bir şeye bağlıyorsun. Kader gibi. Fakat üzgünüm kader diye bir şey yok... dolayısıyla bu yeni yılın sana getirebileceği bir şey de yok. Kafamızın değişmesi lazım. Tek dileyebileceğimiz şey Tanrı'dan sağlık ve birbirimize karşı duyabileceğimiz koşulsuz sevgi. Tabi bunun için evvela kendini sevmesini öğrenmesi lazım insanoğlunun . Kendini nasıl seviyorsan bir başkasını da o şekilde seveceğin malum. Çağdaşın dediği gibi, tecrübeyle sabit.

Çok sevdiğim bir dostum bir kaç ay önce yeni bir hobi edindi. Böyle demiri alıyor, eğiyor büküyor, kesiyor, parlatıyor. Sonra taşı alıyor oyuyor, çekiçliyor, sıvıyor filan derken ortaya harika bir iş çıkıyor. Bakmaya doyamayacağın güzellikte sanat eserleri... işte ben diyorum ki, tıpkı onun gibi kendimizi çekiçleme, eğme, bükme, oyma ve parlatma işlemlerini bizde yapabilecek olan Tanrı'ya teslim olursak... kendimizi de biraz eğip bükersek, sonuç olarak olunması gerekilenler olmaz mıyız? Tanrı'nın tasarımına ve tasarısına uygun olunca gelecek yılları biz süslemez miyiz? Lâkin ne yazık ki biz bunu kendimizde uygulamak yerine hep bir başkasının üzerinde deniyoruz. O'nun şurasını oyayım, burasını çekiçleyeyim evet burayı parlatalım, şuraya da bir ağaç çizelim....
Derken olduğumuz yerde sayıyoruz : )

Velhasıl, hayat harbiden çok güzel ama başkasını değil kendini besle. Kendini oy ve kendini parlat. Karşılığında ne alacağını umursamadan. Bu yeni yıl mesajı önce özüme sonra sana olsun.

Mutlu yıllar!

Goncagül "Odun"

28 Aralık 2014 Pazar

Herzaman ileri bak

Yılın ilk karı dün düştü. Hava bildiğin buz. Görüntü güzel. Bembeyaz. Yine tüm havakirliliğine inat pamuk gibi. Göz kırpıyor herkese;henüz çamur olmadan...
Kış güneşi desen her yıl ki kadar sahtekar. Işıl ışıl parlıyor ama kulakları da elleri de bıçak gibi kesiyor vesselam. Ama o ne yapsın ki?herkes gibi o da vaktin de güzel. Herşey gibi...
Mevsimlerin hiç bu kadar hızlı geçtiğini hatırlamıyorum. Zaman gerçekten yirmisinden sonra daha bi' hızlı akıyor. Eski en yakın arkadaşım söylemişti yıllar önce....haklıymış. Evimin bana ait köşesinde oturuyorum. Evet fiyakalı gibi oldu ama sahiden kedi gibi en çok kıvrıldığım yerdeyim. Biraz eskilere daldım. Eski yazılar okudum. Eski şarkılar dinledim. Eski olaylar geçti aklımdan. Eski Goncagülü düşündüm. Hayallerini, tüm yapmak istediklerini ve şimdiye dek yaptıklarını. Hayallerinin hayal ettiğinden de güzel gerçekleştiğini.
Güldüm çokca... Bu benmiymişim dedim.. Takıldığım yerler oldu. Yüzümğn kızardığı anlar oldu. Sonra "boşver..." çekip, "herkes çocuk oldu" diyerek kendimi ikna ettim. Neye ikna olmam gerektiğini tam olarak bilmeden. Tüm bunların arkasında şimdi oluştuğum şeye baktım. Çizdiğim resmi inceledim. Teslim olduğumdan beri hayatımın  nasıl renk değiştirdiğini düşündüm... Dedim ya, revizyondayım bu ara. Ve inan, bazen insanın buna ihtiyacı oluyor. Dönüp kuşbakışı bakmaya... yürüdüğün yollara. Katettiğin dağlara. Düştüğün yerlere. Kalktığın yerlere. Nerede nasıl davrandığına...sonuçlarına!
İnsan öyle eğitiyor kendini. Belki tek bir hatayı defalarca tekrarlayacak kadar aptallaşıyorsun ama günün birinde onu da yeniyorsun.
Tüm bunların ardından sadece tek bir şeyin önemli olduğunu düşündüm.
Hiçbirzaman geride kalma. Baktığın yerde durma. Geri dönme. Takılma... ne olursa olsun hep ileri bakmalı insan. Bugün varsan bugünü yaşa ve daima ileri bak. Bunun haricinde herşey seni bir bataklık gibi kendine çeker. Geriye senden başka herşey kalır.

Goncagül "ilerimarş"

Zaman

Yüzde kırışık oluyor...
Erken uykusu geliyor...
Sesi çatlıyor...
Elleri buruşuyor...
Hepsini gördüğün ve farkında olduğun halde görmemezlikten geliyorsun.
Ben yıllardır böyle yapıyorum.
Yılları saymıyorum. Yaşlarını bilmiyorum. Lâkin hayat ele veriyor. Sen istesen de istemesen de görünen köy kılavuz istemiyor.
Saat sabah 04:12. Çağdaş mecburi bilgisayarının başında çalışıyor. Beni uyku tutmuyor. Aslında başımı yastığa koysam uyur giderim biliyorum ama anlamsız bir direniş sözkonusu. Habire yazasım var ki bu ikinci yazım. Muhtemelen bunu bugün paylaşmayacağım.
İnsan yaşını aldıkca, zaman daha da çok meşgul ediyor aklını. Ya daben böyleyim bilmiyorum. Hani, Kolera diyor ya "büyümek istemiyorum annem babam yaşlanır", o hesap benimkisi. Yukarıda saydıklarımı farkettikce içim burkuluyor. Birzamanlar aşağıdan baktığım insanlara üstten bakıyorum : )
En acısı ne biliyor musun? Sanki onlar hiç genç olmamış, hiçbir şey yaşamamış, senin hissettiklerini hissetmemiş ve senin geçtiğin yollardan geçmemiş gibi algılaman... ve bazen acı ama, hor görmen... kendinden başkasını düşünmemen.
Hiç ölmeyecekmiş gibi birsürü kalp kırıyoruz. Gururumuz öyle bir tavan yapıyor ki öften püften olaylara kızıyoruz. Hiç yaşlanmayacakmışız gibi yaşını başını almış insanlara karşı sabırsızlaşıyoruz. Ne kadar üzücü... Ne kadar üzücü herşeye bu denli tahammülsüzleşiyor olmak!

Bazen kendimden utanıyorum.
İtiraf ediyorum...
Hayat peşimden kovalıyormuş gibi davranıyorum ve kendi sabrımı kendim tüketiyorum. Sonra yorulup sakinleşince, durup nefes aldıkca yanlışlarımı farkediyorum. Keşkelerim giriyor devreye. Keşke bu kadar tüketmesem kendimi. Keşke bu kadar çok konuşmasam. Biraz sussam. Sadece dinlesem. Hiçkimse kovalamıyor, biraz yavaşlasam...
Gereksiz yere omuzlarıma bindirdiğim tüm şu yüklerden kurtulsam. Onların yerine hafiflesem ve dedim ya, biraz dursam.

Bu yüzden yayamın (annanemin) ellerini çok severim. Çocukken bana elma soyan eller. Sıcak, pamuk eller... güven veren, huzur veren eller. Koşulsuz sevgi ve sabırlı eller. Samimi ve içten eller. Hayatın zorluklarına göğüs germiş eller. Koca dağları aşmış eller. Yüzü okşamış, saçlarımı teselli etmiş olan eller...
Bana herzaman hayatın kısa olduğunu ve önemli olanın sabırlı olmak gerektiğini, zira hetşeyin mutlaka bir zamanı olduğunu ve kötü şeylerin elbette ki geçeceğini öğreten eller.

O elleri çok seviyorum.
Hayatımda bana böyle değerleri katıp maneviyatımı geliştirmiş olan tüm büyüklerimi çok seviyorum.

Rabbim onları uzun ve sağlıklı  bir ömür ile ödüllendirsin dilerim.

Goncagül "sulugöz"