Adımlarıma Işık

7 Temmuz 2015 Salı

Acı kaybımız...

İnsanlık öldü, başımız sağolsun.
Allah geride kalanlara sabır versin.
Ne bileyim sevgi versin ki üstesinden gelebilelim.
Yani sen, ben, bizim gibi hissedenler için söylüyorum.
Hayatta yaşanan tüm triplere rağmen trip atamayan, şikayet edemeyen, istifini arada sırada bozmak isteyipde bozamayanlara gelsin bu şarkı.

Ne zor dimi? yani özellikle şu son günlerde dünyamızda yaşananlara hayret etmemek mümkün değil. Dün bi ara kasvet çöktü üzerime o derece. Özgürlük adı altında yapılanlardan tut, gurur, kıskançlık, para, şehvet vs...En basitinden oturup bir yabancı klip izlerken bile dünyanin çivisinin çıktığını görüyorsun yakinen.
Çok eskiden bi arkadaş blog yazılarımdan yola çıkarak "sen pesimistsin" demişti. Ben de "ben nasıl olmayayım dağlar" demiştim. Değilim pesimist ama optimist olabilmek ne zor... hatta neredeyse imkansız. Etrafımızda en yakınımızdan bile şaşırtıcı hareketler görmek mümkümken, uzak diyarlar ne yapmasın? kafamda herşeyi deliliğe vurmaya çalışıyorum, boşver çekiyorum kendi kendime ama bi yerden sonra insan bazı şeyleri düşünmeden edemiyor. 

Bi sığınağı olmalı insanın. Ama mesele de bu. İnsan sığınağı bi zayıflık zannediyor. Güçsüzlüğü zayıflık olarak nitelendirdiği için hiçkimseye ihtiyaç duymadığını zannediyor. Oysa ki hepimiz muhtacız...Bizden daha güçlü bir elin kurtarışına muhtacız. Dünya bunu inkar etse de bu böyle. Çizgi filmlerde, kliplerde, filmlerde, kitaplarda vs sırf benliğimizi geliştirmenin çabasına girmemiz gerektiği aşılanmıyor mu sence de? Peki bu ne kadar doğru? 

"İnsan sorgulamaktan korkan varlık olma yolunda hızla ilerliyordu. "Sürü psikolojisi" deyip aşağıladığı insanlardan farksız olduğunu ise göremiyordu. Adeta boyanmış olan gözleri, nevsinden başka birşey göremiyordu. Entellektüel sürü, böyle oluşmuştu. Bütün entel ve dantellerin evet dediğine evet, hayır dediğine hayır demenin marifet olduğu düşünülen günlerdi. Felaket yaklaşıyordu ama hiçkimse farkında değildi. Yavaş yavaş uyutma çabaları sonuç göstermeye başlarken, bazı farkında olan kişiler tehditler alıyordu. İnsanlık başlıca tehdit altındayken, birileri de ağır ağır zombi oluyordu. Zombi istilası sanılanın aksine önce büyük şehirlerde meydana geliyordu. Diğerleri ısırılıyor, ama zehirlendiklerini bilmiyorlardı...."

Goncagül " tören "

10 Haziran 2015 Çarşamba

Her neyse

Bir haziran akşamüstüsü.

Güneş hâlâ tepede, oturduğum koltuğa vuruyor. Rahatsız olmuyorum. Bronz ellerin, parmak aralarındaki beyazlığı görünce mutlu olmayan kadın var mıdır? vardır herhalde...neyse.

Bu aralar herşeyi yarım bırakıyorum. Belki bu yazıyı da yarım bırakırım. Bilmiyorum. Cabuk geçen bir 2015 yaşıyoruz bence. Kazasıyla belasıyla. Mutluluğuyla sevinciyle. Mevsimler bile küs. Daha yeni yaz geldi mesela Belçika'ya. Sürekli değişiyor olmasını saymazsak, iyi gibi. Buna da neyse.
Bel ağrisını bilirdim ama ilk defa tutuldum geçenlerde. Yok böyle bi ağrı. Komple belden aşağısı kopacak zannediyorsun. Kopmuyor. Ne sağa yatabiliyorsun ne sola...Hiç bir şekilde yatamıyorsun zaten. Neyse geçti. Hal böyleyken iki pilates egzersizi yapıp kuyruksokumu, bel, sırt, omuz, vs iyileştireyim dedim. Canım çıktı. Ama iyi. Cıksın. 

Halam gideli bir ay iki gün oldu. Daha dün gibi. Fakat zaman geçiyor. Dün akşam düşündüm; 20sinden sonra hızla geçen yılları. Her günün kaderinin benim elimde oluşunu. Nasıl fırsat kollanırı. Nasıl daha çok insanla tanışılırı. Kaç kitap okunuru. Hangi şarkıda dans ediliri. Hangi filozofu yerden yere vuruluru... Ya fakrında mısın, artık herkes fılozof. Yazar. Politikacı. Enerjici. Evrenci. Ilginç gelıyor bana şu insanoğlunun hep tatmin olmak için başvurduğu yollar. Yine de olamıyorlar. Yargılamıyorum ama sen söyle doğru değil mi... Hangisi işe yarıyor, kim en çok biliyor...

Pedal çevirmekten dizlerım yanıyor şu anda. Biraz da karnım aç. Salçalı acılı ve kaşarlı bı makarnaya hayır demezdim. Ama demeliyim. Malum, evlilik sonrası, evlilik öncesi kilomu özlemekteyim. O da bi dert anlayacağın. Ne kadar kötüymüşüm; bekarken evlenen ve kilo alan tüm hatunların arkasından konuştum. Bu nasıl iştirden girdim ya öyle şey mi olur insan kendini kontrol etmeli ne ayıptan geri çıktım. Sonuç itibariyle kendim bizzat arkasından konuştuğum hatunlarla aynı kaderi paylaşıyorum. Bu yüzden o makarnayı yemesem daha iyi. Neyse. 

Erdoğan kaç gündür kayıpmış. Bi sürü tweet okuyorum bununla ilgili, herkes bi şeyler yazıyor çiziyor. Yine bir kısım haklı bir kısım haksız. Komik olan, haklı olan kısım haksız olan kısım için haksız. Ilginç dimi? Neyse. Koalisyon moalisyon deniyor ya bence hepsi hikaye olacak. Bizce, kimse koalisyona yaklaşmayınca yeniden seçim olacak. Yeniden seçim olunca da bu arkadaşların yeniden iktidar olabilme ihtimali sence yüzde kaç? ...Gönül ister ki öyle olmasın. Peki tut ki öyle olmadı diyorum kendime, sonra ne olur? Yani tut ki AKP, DHP ile birleşti. Nasıl bir yönetim bekler Türkiye? Bi kere AKP ve CHP'nin birleşme olasılığı zaten sıfır sıfır sıfır... MHP desen zor. En çok suyuna gideyim diye düşünecek olan ve planlarına plan ekleyen parti ile birleşme olanağı yüksek. üf neyse. şiştim yine.

Zaman geçiyor kulaç atıyoruz bi şekilde. Kimileri nereye gittiğini bilirken birileri hala hedef belirleyemedi.

Neyse ne iste. Poyraz Karayel başlayacak. Ben kaçar.

Goncagül " Poyrig "


31 Mayıs 2015 Pazar

Gördüklerime İnanmam Gerek

"Hayat eli sopalı öğretmen..." demişti Sago, Gördüklerime İnanmam Gerek rapinde.
Albümün en sevdiğim rapiydi. 
Ya o sopanın altında eziliyorsun, ya da sopanın altına girmeden yırtıyorsun. Fakat öğrenmekten asla kaçamıyorsun. Gün geliyor bildiğini zannettiğin herşey rengini değiştiriyor. Aslında hiçbirşey bilmediğini anlıyorsun. Her geçen yıl yenileri ekleniyor. Eğer inatçıysan önüne çıkıp sana birşeyler öğretmeye çalışan tüm tecrübelerin, sen kabullenene kadar peşini bırakmıyor. Amenna çekiyorsan, belki biraz daha şanslısındır. Çağdaş bazen sorar "Beynin yanana kadar düşündün mü? araştırdın mı?" diye... beynim yanana kadar düşünmediğim herşey bir sopa olarak geri döndü.


Bugün mayıs ayının son günü. Hayatımda yaşadığım en zor mayıs ayını geçirdim. Önce halamı kaybettim. İki gün önce de yüreğimi derinden yaralayan bir haberle uyandım. Hem bedensel hem de zihinsel olarak yıprandım. Ama mesele benim yıpranmam değildi. Daha derin bir acı var yüreğimde. Diyorum ki; acısını bilmeyip sadece hayal edebildiğim tüm duyguların erişilmez olmasına kızıyorum. Kendime kızıyorum. Çünkü bilmediğim her duygunun karşısında acizim. Ne diyeceğimi bilmiyorum. Tesellisi var mı, bilmiyorum. Sonra düşünmeye devam edince şunu sordum kendime; acısını bildiğim o duyguyu tatmış olsaydım, yine de su serpebilir miydim o yüreğe? hayır serpemem. Serpemez kimse... Herkesin acısı kendine. Herkesin çektiği sıkıntı, gün gelir aynı olsa bile, acı dediğin aynı şekilde yaşanmıyor. Neredeyse eminim...

Ama insan ya bu, sevdiği üzülmesin istiyor. Avucunun sıcaklığı onun kalbini sarsın, tüm acısını alsın istiyor. Yine imkansızı istiyor. 
İkinci bir ölüm haberi, hem de en kötüsünden, nasıl üstesinden gelinir, bilinmiyor. 

Aynı şeyi tekrarlayıp duruyorum. Ölümlü dünyada hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyor, kalp kırıyoruz. Yarın ne olacağım belli değil. Okuduğun ya da duyduğun kötü haberin ta kendisi olmaman için hiçbir sebep yok düşünsene... Herşey insanlar için ve sen o herşeyin tam ortasına olabilirsin. Yüreğinin katılaştığı hergün biraz daha yabancılaşacaksın kendine. Biraz daha uzaklaşacaksın kendinden. Her uzaklaştığında biraz daha soğuyacaksın insanlardan. Bunun adını güvensizlik koyacaksın ve gururun kendi başını ayaklarının altına alıp seni ezim ezim ezecek. Zayıflık sandığın alçakgönüllülüğü, zayıflık sandığın merhameti, zayıflık sandığın sevgiyi büyüteçle arar olacaksın. Kim dönüp bakacak sana? Sen bile sana uzakken, kim uzatacak elini... Ölüm kapını o veya bu şekilde çaldığında yalnız mı açacaksın kapını... Yoksa kendi ellerinle, zorla açıp, kendi hükmünü kendin mi vermeye kalkacaksın...Nasıl bi karanlıkta olacaksın?

İki can kayboldu. İkisinin ardından gerçeğe bir adım daha yaklaştım. 
O kapının nasıl açılacağını ancak sen belirlersin.

"ölümler nasıl gelir?"

8 Mayıs 2015 Cuma

Ağız Dolusu Hala

Paris'in en huzurlu evi halamın evidir. Karismatik eniştem, çakır gözlü halam...ne amcalarıma değişirim, ne yengelerime. Bir tane de İstanbul Halam var. Ama Paris halam başka. Çakır halam başka. Ağız dolusu halam... Hala demekten zevk aldığım kadın. Gitti bugün...
Şu an Paris'in en huzurlu evi en hüzünlü olarak rebk değiştirdi. Saat 03:21. Eniştem odasına gitmek istemiyor. Koltukta uyuklamayı tercih ediyor. "Yüzüğü elime verdiler..." dedi. İçim nasıl yandı...
Göremedim son bir kez halamı. Bu defa yenemedi halam 'kötü hastalığı'. Yetişseydim, konuşabilir miydik? Görseydim, aklımda hep öyle mi kalırdı? Eniştem şimdi ne yapacak? Halamsız bir ben nasıl olacak?
25. yaşımın ucundayım...düştüm baş aşağı. Öncesinde 'kınalı yapıncak' olmayı hiç sevmiyordum. Bugün keşke halam nefes alsaydı ve istediği kadar kınalı olduğumu söyleseydi.

İnsan tanımadığı duyguların üstesinden gelebilir mi?

Gelir elbet.
Herşeyin var bi ilki.
Matem evinin de.

Elveda halam....

25 Mart 2015 Çarşamba

Şirince

Aylardır yazmak istediğim ama birtürlü uygun zamanı ayıramadığım bir yazı konusu benim için Şirince. Böyle devrik cümleler kurduran, adı gibi şirin ve gerçekten tadı damağında kalacak bir köy. Hazır uyku tutmamışken anlatayım. Ağustos sonu eylülün ilk haftası boyunca tatil yaptık bu yıl. İlkin İstanbul derken Kuşadası ve İzmir. Ege'ye gitmişken epeydir görmek istediğim Şirince'ye de gitmeden olmazdı. Arabamızı kiraladık ve sinsi sinsi kavuran güneşin altında gezmelere koyulduk. Köye varmak için böyle bildiğin tepeye çıkıyorsun. Dön babam dön anca varıyorsun. Bir de önceki yazılarımda bahsettiğim yükseklik korkumu da göz önünde bulundurursak arabanın içinde ne kadar komik göründüğümü sen düşün artık. Yani refleks o kadar acayip bi'şey ki, kapıyı tutup kendine çekiyorsun sanki öyle yaparsam düşmeyiz uçurumdan, Herkülüm ya ben... 
Velhasıl sonunda vardık. Arabadan iner inmez içine çektiğin mis hava paha biçilmez. Tarifi yok. Burada en güzel kelimeleri kullansam nafile. Gidip ciğerlerine kadar çekmen lazım. Bi İsviçrenin dağlarında bu denli nefes aldığımı anladım bir de Şirince'de. Ama hertürlü Şirince'nin havası bir başka. Dar sokakları ve minicik evleri, tarih kokan paket taşları, senden benden akıllı ihtiyarları, her köşe başında mutlu mesut takılan kedileri ve tabii ki şarapları ile hafızalara kazınan güzel Şirince... Arabadan iner inmez kahvaltı yapabileceğimiz bir yer aradık. O gün Çağdaşın da doğum günü olduğundan, özel olsun istedik. Sıcakkanlı ve samimi bir abi hemen mekan reklamı yapınca, mis gibi serpme kahvaltıyı La Kavala'da yaptık. Kahvaltını ederken yemyeşil bir manzarayı izliyorsun. Otlayan hayvanlar, oksijen ve tepelerde olma hissi. Ama beni en çok cezbeden nokta ise, gerçek bir sessizlik! Eğer sen de benim gibi esas sessizliği özlediysen, doğanın bağrında bunu doya doya yaşayabilirsin. 
Leziz bir kahvaltının ardından daha fazla beklemeden gezmek istediğimiz yerleri dolaşmaya başladık. Zaten küçük bir köy olduğu için hem fazla zamanını almıyor hem de görmediğin yer kalmıyor. Ancak, öyle bir kapılıyorsun ki hiç gitmek istemiyorsun. Abartmıyorum bana öyle oldu en azından... Yani nasıl desem en az bir hafta kalıp kendimi oranın havasına bırakmak istedim. Tuhaf bir çekiciliği var. "Gittim, gördüm gezdim" demek yetmiyor. Eminim bir giden bir kez daha ziyaret etmek isteyecektir. Nitekim, kahvaltı ettiğimiz La Kavala'nın sahibi, -maalesef adını hatırlamıyorum-, yıllarını Avrupada geçirmiş gayet güzel işlere imza atmış görmüş geçirmiş bir adamdı. Buna rağmen herşeyini ve herkesi geride bırakarak Şirince'ye yerleşmiş ve bence Şirince'nin en güzel mekanını açmış. Düşünsene, bir iki hafta değil bildiğin ömrünü orada geçiriyorsun. Ee ayağının altında Efes, Selçuk, Kuşadası ve İzmir derken zaten bence başka birşeye ihtiyaç duymuyorsun. Neyse, daracık sokaklarında yürürken esnafın samimiyeti dikkatimden kaçmadı. Para kazanayım da gerisi önemli değil tarzında insanlar değillerdi. Her biri sadece kendi emeği ve en önemlisi dürüstçe para kazanmanın derdindeydi. çok belliydi. Şirince'de yaşayan insanlar şehirlinin kıskançlığından yoksundu...Dar sokaklarında yürürken çok yaşlı bir kadın yaklaştı ve evini gezmek isteyip istemeyeceğimizi sordu. Yaşına rağmen oldukça uyanık biz teyzeydi : ) biz de merak ettiğimiz için peşine düştük. Teyzenin ev dediği senin belki bahçe kulubesi diyebileceğin şekilde bir yer. Biraz burkuldu içim içeri girince. Bi sağa dönüyorsun bi de sola, ev sadece o kadar. Daha da görecek gezecek hatta adım atacak mesafe yok. Mutfağım dediği yer kırık dökük bir tezgahtan ibaret. Koltuk masa filan, zaten koyacak yer yok. Sadece yere serdiği döşek tarzında bir şeyler var, oturmak için. Ama yatmak için de birtek orası var. Aslında ne yapmak isterse yap sadece orası var... Sonra bu teyze gitti poşet poşet, nane kekik ne kuruttuysa getirdi. Satacak. Yani maksat seni eve çekip (gezdiricem ayağına) baharat satmak :)) kızılmaz takdir edilir. 
Dönerken o mükemmel karadut şurubunu içtik. Off buz gibi ama nasıl güzel bir tat anlatamam! Şarabı da zaten karaduttan. Müthiş lezzet. 

Uzun lafın kısası, Şirince maceramı ölümsüzleştirmemek olmazdı.
Görülmeye değer!

Goncagül "şirine"

18 Şubat 2015 Çarşamba

Kara delik. Toprak. Özgecan ve Kadın.

Yaklaşık altı gündür kendimde değilim. Ya da çok fazla kendimleyim. Açıklayamıyorum. 17 yaşındaki ben var içimde. 18, 19 ve 20. 20'den sonrası karanlık. Geçtiğimiz yaz sarıya boyattığım saçlarımın dipleriyle idare ediyorum. Kızıl renkte suskunluğum devam ediyor. Biliyorum. Yaklaşık altı gündür benimle aynı şeyleri yaşayan kadınlar var. Küçük kadınlar, genç kadınlar, olgun ve ellerinin haritasından yolculuğa çıkabileceğin kadınlar. Bana herzaman en iyi dost olan beyaz sayfama yazmak için çok zamanım oldu bu süre zarfında. Canım istemedi. Sonra 5 yaşıma döndüm. Wascolarımla renkleri birbirine karıştırdıktan sonra, siyah wasco ile herşeyi berbat edişlerim geldi aklıma. Sonuç olarak kara bir delik olurdu kağıdımda. O kara deliği aradım. Kelimelerimin gidişini izlerken kara deliğime sığındım. Ağladım şu an ki gibi. İçime ağladım. Gözlerimi silerken kırmızı mantom geldi aklıma. Ceplerinde daima yedek hayal biriktirdiğim kırmızı manto. Benim neslimin kızlarında mutlaka bir kırmızılık gizlidir. Manto, ayakkabı, kazak... Ardından, iyi bir zaferle kazandığım, renkli kocaman misketim geldi aklıma. Gözümün içine sokardım adeta, dalga dalga ışıklar dans ederdi...ışıklar dalgalandıkca oynatırdım misketimi. Sonra misketi kaybeettim. Zaferim sona ermişti. Biraz daha zaman geçti ve ses yapan (hafif topuklu) botlarım geldi aklıma. En fazla 7 yaşındayım. Hava yağmurlu. Ne önüme bakıyorum ne de sağıma soluma. Pür dikkat botlarımda gözlerim. Ekmek almak için dışarı çıkmaya korkan küçük ben, sırf o topuk sesini duymak için yağmurlu ve soğuk havada ekmek almayı göze almıştım. Kulağım topuk sesinde. En büyük mutluluğumda. 

iki gün önce. Daha önce gitmediğim bir hastanenin kafeteryasındayım. Sabahtan beri bir bekleyiş var. İçtiğim ikinci kahve. Kahve su gibi. O gün de söylediğim gibi, "kahve aromalı sıcak su". Ne kadar içersen iç tatmin olmazsın. Camdan kapı var. Oradan dışarıyı seyrediyorum. Hafif yağmur çiseliyor. Yerde solmuş bir yaprak var. Uzun uzun onu inceliyorum. Yine Özgecan geliyor aklıma. Yine botlarım, mantom ve misketim.
 Wascolarla karalanmış kara bir delik içimde.
Yerdeki yaprakta koca bir ömür vardı. Köklü ağacından yeşerdi. Açtı güneşin bağrında. sallandı kuşların altında. Dalına bağlandı. Hiç düşmeyecek sandı. Hiç sararmayacak sandı. Meyve verdi. Bir çocukla tanıştı. Çocuğun düşüp dizlerini kanatışına şahit oldu. Bülbülün sesiyle uyandı. Sonra mevsimlerden sonbahar oldu. Yaprak direndi. Ama rengi çoktan değişmişti. Dalına tutundu. Dal üzgün, kök üzgün... Yaprak narindi. Vaktinin geldiğini bildi. Ses etmedi. Usul usul süzülerek yere düştü. Öldü.
İki saat sonra yukarıdan, tekerlekli sandalyede güzel bir kız indi. En fazla 18 yaşında görünüyordu. Yüzünde bir gülümseme vardı. Eli yamuktu. Başı da zaman zaman gayriihtiyari sallanıyordu. Yanındaki yaşlı kadına muhtaçtı. Bir fincanı bile tutamıyordu...kendime kızdım. Yine genzim isyan etti. Yine bir yumru çöktü yüreğime. Hiç fincan tutabiliyor olmama şükretmemiştim... elimde bir misketi yuvarlayabiliyor olmama, uzun uzun botlarımdan çıkan sesi dinleyebiliyor olmama, mantomun ceplerinde hayal biriktirirebiliyor olmama hiç şükretmemiştim.

Biz kadınlar üç beş topuk tıkırtısı, bir kırmızılık, biraz misket ve biriktirdiğimiz hayaller kadar zararsızız. Defalarca açıp açıp okuduğumuz hayallerimizde mutlu olan, ayaklarımızın üzerinde güçlü hisseden, en az senin kadar değerliyiz! Bedeni Tanrı tarafından ödüllendirilmiş, doğurganlığa sahip, aklının çorbasında bile daima dimdik durabilecek kuvvete sahibiz. Yeter ki şu kafamıza koyalım; koşarız, konuşuruz, anlatırız, öğretiriz, gülümseriz, güldürürüz, gideriz, geliriz, taşırız! Bırakırız, pişiririz, içeriz, dinleriz, sarılırız, severiz, merhamet ederiz..........Ama dünya bizi böyle kabul etmedi. En moderninden en cahiline. Kadın önemsiz. Kadın 5 dakikalık. Kadın ya onun ya toprağın....

 Bu kez toparlayamadım. Aklımı, içimi, ... üç beş güne unutulacak, birileri için unutuldu bile cümleleri kafamda zil çalıyor. Benim ellerim soğuk. Birilerinin konuyla ilgili yazıları bir milyon kere RT'lenmiş. Ne güzel ne anlamlı... birileri yine saçmalamış sonra özür dilemiş, biz yine günlerce onu konuşmuşuz ne güzel... bir websitesi hazırlanmış içinde Özgecan gibi katledilen kadınlara anıt olarak, girip bakabilirmişiz ne güzel... idam cezası geri gelsinmiş, yok hadım edilsinmiş, falanca yerde şu işkenceler yapılıyormuş, ne güzel....
insanlığımız günbegün ölüyor. Hem de ağır ağır...Haykıracak çok şey var. Ama ses küskün... 

Goncagül "karadelik"


25 Ocak 2015 Pazar

Ben şiştim sen?

Merak ediyorum senin de için şişti mi...

Son zamanlarda herzamankinden daha çok mu kötü haber var, yoksa kötü haberler boyut mu değiştirdi ne oldu bilmiyorum. Önceden cinnet geçirip çocuklarını öldüren anne-baba kanımızı donduruyordu. Bugün, 'din' adı altında 5-6 yaş kızçocukları ile cinsel ilişkiye girilebileceği vaaz ediliyor. Daha bugün okudum, adamın biri, yani din adamı olduğu söylenen adamın biri, bir annenin dizüstü kıyafetinin bile çocuğunu tahrik edebileceğini söylemiş. Yazarken bile acı çektim, ne diyeceğimi bilemiyorum. Tek bildiğim her geçen gün duyduklarıma da gördüklerime de inanmakta güçlük çekiyorum. Daha doğrusu kabullenmek istemiyorum. Yok artık bu kadarı da fazla demenin ötesinde içimden birşeyler söylemeye çalışıyorum ama içimden sadece böğürebiliyorum, kelime yok. Çünkü böylelerine diyecek laf yok!

Yazının devamını yazamıyorum. Oturdum tırnaklarımı yiyorum şu anda. O derece bir gerginlik, üzüntü, zorlama kabulleniş, baş ağrısı, sinir ve azıcık kalpte kriz yapmaya başladı bende.
Müşterinin artığını yediği için dövülen çocuğun Suriyeli diye altının çizilmesine de ayar oldum. Suriyeli muriyeli ama ya çocuk işte! Sadece çocuk! Yemek artığını gelip yedi diye dövülen, sade, sadece bir ÇOCUK. Nasıl bir vicdan, nasıl bir ruh, nasıl bir zihniyet elini kaldırabilir böylesi bir duruma ya? Senin kalkıp o patateslerin tazesini vermen gerekirken, bir de çocuğa dayak atıyorsun. Diyecek laf var mı? Kaldı mı?
Sen; imandan, sevgiden, allahtan, ahlaktan dünyadan ahiretten şundan bundan bahsediyorsun... Sen de ahlak anlayışı kaldı mı? Sevgi kaldı mı? 
Ben şiştim.
Her geçen gün, yüreklerde biraz dah afazla beslenmiş kötülüklerin meyvelerini görmekten yoruldum. Kaldı ki, yorulmayı bile kendime hak görmüyorum! Ne zaman ah vah çeksem, ne zaman sırtıma sancılar saplansa dizlerimin bağı çözülse ya da iştahım kesilse kendime kızıyorum. E böyle oldun da ne oldun? bir şey yapabiliyor musun diye kızıyorum kendime...

Hayır hiçbir şey yapamıyorum. Emin olduğum tek şey dünyanın daha iyi bir yer olmayacağı.

Bana da, bize de duadan başka birşey yok.
Duanın gücüne inan.
Tek umudum bu...

Goncagül "şiş"